5 Aralık 2012 Çarşamba

John Carter


Bu sefer evlerden ırak bir film izledim. Adı John Carter. Zaten Disney ibaresini görür görmez başıma gelecekleri hissetmiştim ama çok baygın bir haldeydim, vasat bir aksiyondur izleyeyim dedim. Ne kadar yorgun olursam olayım, film bitmeden uyuyamama hastalığım olmasaydı kesinlikle sonuna gelmeden uyurdum.

Efendim film kovboylar döneminde, Amerika’da altın arayan bir eski askerin Mars’a gidişini ve Mars’ı kurtarışını konu alıyor. Tabii başta adamın ne kadar belalı bir badass olduğunu gösteren sahneler de var. Adamımız bir şekilde Mars’a gidiyor, orada ya yer çekimi daha düşük olduğundan ya da başka bir nedenden bit gibi zıplama ve yere düştüğünde yaralanmama yeteneği kazanıyor. Sonrasında Marslılar John Carter’ı buluyor filan. Yazarken bile sıkılıyorum.

Neyse elemanı bulanlar 4 kollu, yeşil, garip yaratıklar, at yerine de dinozorumsu bir şeye biniyorlar. Ama Mars’ta yaşayanlar sadece onlar da değil. Bir de insan formunda iki ayrı ırk var. Bunlar birbirine girmiş. Klasik; biri iyi, diğeri kötü. Ama melek gibi bir şeyler var, onlar kötü olana yardım ediyorlar nedense... Marslının meleğine bile güven olmuyor lan!

Bu iyilerin kralının bir tane mavi gözlü kızı var. Ama mavi dediysem bildiğiniz gibi bir mavi değil. Ekran ayarlarıyla oynatır, öyle bir mavi... Hatun Mars’ın en güzel kadını... Zaten prenses dediğin hep güzel oluyor. Bana sorsan pek bir şeye benzemiyor ama Mars için iyi yani. Dünyanın değerini bilelim, kaynakları verimli kullanalım beyler, Mars’ta durum içler acısı... Bence filmin en sağlam mesajı buydu.

Neyse hatun gidip de figürana aşık olacak değil ya, bizim zıp zıp zıplayıp adam doğrayan John Carter’a aşık oluyor. Bizi kurtarsan kurtarsan sen kurtarırsın diyor.  Zaten film de Dünyayı Kurtaran Adam’ın Amerikan versiyonu, Mars’ı Kurtaran Adam... Tabii bunda görsel efektler daha iyi, hatta filmde tek iyi olan şey diyebiliriz.

Film boyunca çok güldüğüm sahneler oldu. Mesela Carter’ın çük kafalı uzaylı köpeği çok komik bence. Bir de gaza gelip iki kılıçla Marslıları doğradığı bir sahne var, sanırsın Fruit Ninja... Sonra kahramanımızın bilmem kaçıncı kere prenses hatunu zıpır zıpır zıplayarak kurtardığı sahnede, kadının ona bir bakışı var “Tişikkirlir Sipirmin”e taş çıkartacak bir oyunculuk performansı...

Klişelerle dolu olsa da sonuna kadar bekleyebilirseniz bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Gerçi sürpriz bile klişe... Güya sürpriz... Öyle.

Bitti.


27 Kasım 2012 Salı

Parked


Parked; İrlanda – Finlandiya yapımı bir bağımsız film... Yönetmenlik koltuğunda Darragh Byrne var. Olay İrlanda’da geçiyor.

Fred; uzun yıllar yurt dışında kaldıktan sonra İrlanda’ya geri dönüyor. Kalacak hiçbir yeri olmadığından arabasında yaşamaya başlıyor. Oldukça düzenli ve sosyal anlamda çekingen bir karakter. Arabada yaşıyor olması da bu çekingenliğini ve güvensizliğini artıran etkenler oluyor.

Bir sabah kendisi gibi arabasından başka kalacak hiçbir şeyi olmayan, torunu yaşındaki Cathal ile tanışıyor. Cathal başını çeşitli belalara sokmuş bir uyuşturucu bağımlısı... Sonrası bilindik bir hikaye; ortaya çıkan arkadaşlık ikisinin de hayatını değiştiriyor. Cathal hayat biçimini değiştirmek için çabalarken, esas değişim Fred’de gerçekleşiyor. Kendine güvenini yeniden kazanan Fred; yavaş yavaş yalnızlığından kurtulup kabuğunu kırıyor. Cathal; çılgınlıkları ve neşesiyle belki de farkına bile varmadan babası yaşındaki bu adama birçok şey öğretiyor. Hiç beklenmedik bir insan, bir anda hayatına girip diğerine doğru yolu, bu filmde evinin yolunu gösteriyor. 

Öykü bilindik ama buna fazla takılmamak lazım. Zira yapısalcı bir çözümleme yaptığınızda zaten dünya üzerinde yazılabilecek çok fazla senaryo örgüsü de yok. İzlediğimiz tüm yapımlar birkaç olay örgüsünün farklı olaylar ve varyasyonlarla çeşitlenmesi sadece... Çoğu zaman önemli olan bu örgüyü nasıl kurguladığınız ve bu örgü içerisindeki yaratıcılığınız oluyor.


Öyküde en eksik kalan şey, iki karakterin önceki hayatlarına dair anlatılanların çok kısıtlı olması... Hatta birbirleri için taşıdıkları önemi gösteren sahneler de belki biraz daha artırılabilirmiş. Her ne olursa olsun, bu eksiklikler çok fazla göze çarpmıyor ve Parked’ı izledikten sonra damağınızda güzel bir tat kalmasını engellemiyor.

Yönetmen; hayatın içinden, acıtıcı biçimde gerçekçi ve tanıdık duygularla dolu bu öyküyü başarıyla aktarmış. Kamera ve ışık kullanımı yer yer filmi bir görsel şölene dönüştürüyor. Çok fiyakalı çekimler yok belki ama sade ve duru bir anlatımla, çok güzel kareler ve planlar yakalanmış. Özellikle Cathal’ın havai fişeklerin altında uyuyakaldığı sahne çok etkileyici... Tüm gerçekçiliğiyle hayata dair duygular içeren bu öyküyle, Byrne’nin yalın bir estetik taşıyan sinematografisi tam olarak örtüşmüş. Ortaya çok keyifli bir yapım çıkmış. Filmin müziklerinin şahane olduğunu da eklemeliyim.

Parked’ın başrollerinde Colm Meaney ile Merlin’den tanıdığımız Colin Morgan ve kepçe kulakları var. İkili, karakterleri hayata geçirirken müthiş birer performans sergilemiş. Açıkçası güçlü sinematografinin yanında filmin en çok öne çıkan özelliği oyunculuklardaki başarı... Özellikle Morgan’ın performansı çok etkileyici. Meaney ise karakterindeki değişimleri doğallıkla yansıtmayı başarmış. Fred’in genel hüznü içerisinde yaşadığı küçük mutluluklar sizin de yüzünüzde bir gülümseme oluşturuyor. Stuart Graham da Cathal’ın babası rolünde kısa sürede de olsa dikkat çekici bir oyunculuk sahneliyor.

 Şöyle sakin sakin, keyifli bir film izlemek istiyorsanız, Parked birebir... Sizi yoğun bir hüzne boğmuyor. Hatta film bittiğinde mutlu ve huzurlu olduğunuzu fark ediyorsunuz. Hiç planlamadan, şans eseri denk geldim, çok sevdim. Umarım siz de beğenirsiniz.

25 Kasım 2012 Pazar

Cloud Atlas

Festivalde gittiklerim dışında buraya yazdığım filmlerin hiçbirini sinemada izlememiştim. Cloud Atlas bu anlamda bir ilk olacak. Bu nedenle admine teşekkürlerimi iletiyorum.

Yönetmen koltuğundaki isimlerin filmografileri, oyuncu kadrosunun gücü, uyarlandığı aynı adlı David Mitchell romanının (okumadım) başarısı bu filmden beklentilerin çok yüksek olmasına neden olmuştu. Gerçi romanın filme alınmayı zorlayan yapısı sebebiyle tam tersini bekleyenler de yok değildi. Yani filmin ya unutulmazlar arasına gireceği ya da büyük başarısızlıklar arasına adını yazdıracağı düşünülüyordu. Bence Cloud Atlas ikisi de olmamış. Ne bir başyapıt ne de bir başarısızlık. Hatta konunun zorluğu ve girift yapısı nedeniyle reji ekibinin iyi iş yaptığını söylemek de yanlış olmaz. Film 3 saate yakın sürmesine rağmen, çıktıktan sonra, birkaç saat daha sürse izleyebilirdim dememiz bunun önemli göstergeleri arasına girebilir sanırım.

Aslında Cloud Atlas, bir kere izlenip üzerine afra kesilecek bir film değil. Çünkü güçlü metaforları ve felsefi göndermeleriyle oldukça derin bir yapısı var. Ama zaten benim de böyle bir niyetim yok. İlk izlenimlerimi aktaracağım diyelim.

Filmin konusu genel geçer bir biçimde şöyle tanımlanıyor: “her aksiyonun, yapılan her tercihin geçmişi, bugünü ve geleceği değiştirebileceği, evrenin ve zamanın bir bütün olduğu vs vs.” Fakat her genel geçer tanım gibi bu da güdük ve yetersiz kalıyor. Her biri bambaşka zamanlarda geçen 6 hikaye bir bütün olarak anlatılıyor. Hatta 6 farklı türü bir araya getirmiş bir film izliyoruz. Sadece bu bile film ekibinin işinin ne kadar zor olduğunu gözler önüne seriyor. Bu girift, karmaşık ve çoklu yapı, hikayeleri takip etmeye çalışırken özellikle ilk yarım saatte filmin içine girmenizi zorlaştırıyor. Fakat filmin içine girdikten sonra tadından yenmiyor Cloud Atlas…

Filmdeki 6 hikaye bambaşka konuları işliyor gibi görünse de aslında bu öykülerin hepsinin kaygıları var. Ezen/ezilen ilişkisi, ırkçılık, çevre sorunu, kapitalizm ve makineleşme, sanat/eleştiri sorunsalı, din/bilim çatışması gibi… Hayatta birçok şey değişse bile her zaman bir ezen ve ezilen olduğunu, bu sistemin asla değişmediğini anlatıyor film. Tabii ki reenkarnasyon, karma vs gibi birçok konu da buna ekleniyor. Bu sayede de aslında çağlar boyunca ezen ve ezilenin nasıl sürekli yer değiştirdiğini ama değişmeyen tek şeyin sömürü olduğunu görüyoruz. Bu anlamda film Marksist tarih anlayışını çağrıştırıyor. En azından benim için böyle. Sonuçta bir yapıt izleyicisine ulaştıktan sonra anlatanın derdi ve hayata bakışı kadar, alımlayıcının yorumu ve olaylara bakışıyla da şekillenip var oluyor ve Cloud Atlas bende böyle var oldu. Film bambaşka okumalara da açık. Fakat benim tercihim bu yönde okumak oldu. Belki bir gün detaylı bir okuma yapıp filmi ayrıntılarıyla inceleyen bir yazı yazabilirim. Fakat bendeki bu tembellik varken, o okumayı gerçekleştirsem bile yazıyı yazacağımı pek sanmıyorum.

Yönetmenler 6 farklı hikayenin bambaşka atmosferlerini başarıyla yansıtmış. Bu anlamda sanat departmanına da şapka çıkarmak gerekiyor. Kostüm ve dekor konusunda çok iyi iş çıkarmışlar. Makyaj konusunda ise farklı görüşler var. Kimisi makyajların çok yapay olduğunu iddia ederken, bunun aksini söyleyenler de var. Şahsen ben genel olarak makyajların çok çok iyi kotarıldığını, fakat bazı bölümlerde gerçekten inandırıcılıktan yoksun olduğunu düşünüyorum. Burada asıl sorununun bir tarz bütünlüğü yakalanmamasından kaynaklı olduğunu düşünüyorum ki bu bir tercih de olabilir. Sonuçta farklı türleri buluşturan girift bir yapıdan bahsediyoruz. Ayrıca bazı bölümlerde makyaj sayesinde yüzlerini çok iyi bildiğimiz oyuncuları tanıyamadığımızı da ekleyelim.

Oyuncular demişken, oyunculuk performanslarından bahsedelim. Birbirinden farklı birçok karakteri canlandıran oyuncular genel olarak çok iyi iş çıkarmışlar. Böylesine bir proje oyunculara da büyük keyif vermiş olmalı. Benim özellikle bahsetmek istediğim bir isim var: Jim Sturgess. Canlandığı her bir karakterde çok başarılı bir performans sergiliyor ve karakterlerin ayrımını çok iyi ortaya koyuyor. Hugo Weaving’in şeytan rolündeki performansı da şahane… Belki ana karakterlerinden birini filmin fars olarak tanımlayabileceğimiz öyküsünde canlandırdığından belki bambaşka bir sebepten bana oyuncu kadrosunun en zayıf halkası Jim Broadbent olmuş gibi geldi.

Öyle konusu derin olmasın, kafamı yormayayım, her şeyi tüm açıklığıyla anlayayım diyorsanız Cloud Atlas size uygun bir film değil. Ama yine de filmin içine girdikten sonra büyük keyif alacağınızı düşünüyorum. Zaten çok derin bir film olsa da, açıkçası kavranması çok güç metaforlar da içermiyor. Yine de filmi yerin dibine vuran yorumlar da, yerin dibine vuranlarını aptal olmak ve filmi anlamamakla suçlayan görüşler de okudum. Filmi beğendiğim için yerin dibine vuramayacağım gibi, beğenmeyeni aptallıkla suçlayacak da değilim. Zira bunu yapanın filmi anlamış bile olsa özümsememiş olduğunu düşünürüm. En iyisi siz kendiniz izleyip, kendi değerlendirmenizi yapın.

16 Ekim 2012 Salı

Charlie and the Chocolate Factory


Bazı filmleri geç izliyorum. “Charlie and the Chocolate Factory”de de durum böyle oldu. Hatta çok geç diyebilirim. Tim Burton’a olan düşkünlüğüme ve filmle ilgili güzel yorumlar duymama rağmen bu zamana kadar filmi izlememiştim.

Çikolata sever misiniz bilmem. Şahsen benim sevdiğim söylenemez. Belki filmin bana, çoğu arkadaşıma yaşattığı coşkunluğu yaşatmamasının nedeni de budur. Ama başka nedenler de var.

Tim Burton bu filminde şaşırtıcı bir şekilde(!) Helena Bonham Carter’a ve Johnny Depp’e rol vermiş. (Koşun kızlar Johnny Depp) Özellikle Depp çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor fakat bence filmdeki en etkileyici performans, Charlie rolünde izlediğimiz Freddie Highmore’a ait. Gerçi tüm çocuk oyuncular için aynı yorumu yapabiliriz. David Kelly’nin de çok başarılı bir iş çıkardığını söylemeden olmaz.

Müthiş bir sanat yönetimi, zengin bir hayal gücü, fantastik bir ortam, absürdlük ve bol bol eğlence... Bunlar zaten Tim Burton filmlerinin fabrika ayarları. Charlie and the Chocolate Factory de tüm bu üstünlükleri taşıyor. Hatta sanat yönetimi anlamında büyük bir başarı sağlanmış; film fantastik bir atmosferde, enfes bir görsel şölen sunuyor. Çikolata şelaleleri, iştah açan şekerlemeler, garip makineler ve icatlar... Tüm bunların arasında benim en çok beğendiğim ise Charlie’nin küçük, eski, yıkılmaya yüz tutmuş evinin tasarımı oldu.

Charlie and the Chocolate Factory bir masal. Her masalda olduğu gibi bir erginlenmeyi anlatıyor. Fakat burada erginlenme çocuk karakterimiz Charlie’de değil, yetişkin Willy Wonka’da gerçekleşiyor.

Filmin beğenmemiş olmam öyküden, daha doğrusu öykünün didaktikliğinden kaynaklanıyor. Charlie ile birlikte fabrikaya giren çocukların tek boyutlu tiplemeleri üzerinden yapılan eleştiriler, gözümüze gözümüze sokulan sığlık ve çiğlikte. Bir de araya giren “eğlenelim, öğrenelim la la laaa” tadındaki şarkılar didaktikliğin üzerine tuz-biber ekiyor. Tim Burton burada dansları olabildiğince absürdleştirerek durumdan biraz olsun kaçınabilmek istemiş ama yetmemiş. Didaktizmden gelen paslı tat film boyunca peşimizi bırakmıyor.

Daha da kötüsü filmin söylemi... Tamam “aile her şeyden önemlidir” gibi bir kavrama pek fazla itirazımız olamaz. Fakat burada durum biraz daha çetrefilli. Charlie “fakir ama gururlu” bir ailenin ferdi, fabrikaya girme hakkı kazanan diğer çocuklar ise ya zengin bir ailenin üyesi ya da toplumca başarılı olarak kabul edilen tipler. Charlie’nin ailesi çok başarılı bir biçimde duygusal sahnelerle bize aktarılmış. Diğer çocuklar ise çok yüzeysel ve mesajı gözümüze sokacak biçimde çizilmiş. Onların cezalandırıldığı, hafiften işkenceye kayan sahnelerde Charlie’nin yüzünde bir korku ve acıma hissi yok, seyirciden de böyle bir tepki vermesi beklenmiyor. Tam tersi, film boyunca çizilenler olanları desteklemeye yönlendiriyor. Oysa ki bu çizilenler çok karikatür... Neyse, haydi bunu önemsemeyelim. Ama dahası da var. Filmin sonunda fakir olan çocuk, yani Charlie, sadece iyi ve ahlaklı bir insan olarak, toplumun belirlediği çizgi içerisinde kalarak sonuca ulaşıyor. Fakir olma durumunu değiştirmeye çalışmadan, “fakirim ama ailem var” duygusunu yaşayarak, ezilen sınıf olmayı kabullenerek... Diğer çocuk karakterlerle de bu güçlendiriliyor. Diğer çocukların hiçbiri mutlu bir aile tablosu içinde resmedilmiyor, öyle bile olsa bu alay edici unsurlarla birleştiriliyor. Hatta bilgisi sayesinde altın bileti bulan orta sınıf ailenin çocuğu bile başka yerlerden vurularak eleştiriliyor. Bu durumda film aslında şunu söylüyor “fakir bile olsan ailen var, bununla mutlu ol ve değiştirmeye çalışma. Sen onlara sıkı sıkıya bağlanıp iyi bir insan oldukça çabalamadan başarıya ulaşabilirsin. Ulaşamazsan da mutlu olabilirsin.” Gibi gibi... Böyle mesajlar çok doğru gözükse de aslında Hindistan’daki kast sistemini çağrıştırıyor. Şu an bu hayatta en alt sınıftan biri olabilirsin fakat bu durumu kabullenir ve isyan etmezsen, üst sınıflara saygılı davranır ve yerini bilirsen bir sonraki hayatında kral olacaksın. Oldu canım! Yemezler!

Müthiş görsel zenginliğine ve daha birçok artısına rağmen bu yoğun didaktizm ve tehlikeli mesaj beni Charlie and the Chocolate Factory’den soğuttu. Bu film Tim Burton’ın beğenmediğim filmleri arasında –ki çok fazla değiller- yerini aldı.
 

15 Ekim 2012 Pazartesi

The Adventures of Tintin


The Adventures of Tintin

Tenten’i sever misiniz? O zaman filmini de seversiniz diyemeyeceğim ne yazık ki... Çünkü The Adventures of Tintin; her ne kadar başarılı bir yapım olsa da Tenten hayranlarını tatmin etmekten uzak. En azından bende durum bu oldu. Fakat sıkı bir Tenten okuyucusu olmasaydım, filmden büyük keyif alabilirdim diye düşünüyorum. Bu cümleden filmi beğenmediğim ya da keyifle izlemediğim anlamı çıkmasın, sadece beklentim tam olarak karşılanmadı ya da okurken aldığım tadı alamadım diyelim. Aslında bu; hayranlıkla okuduğunuz roman, çizgi roman, oynadığınız oyun vs filme aktarıldığında sık sık karşılaştığınız bir “olmamışlık” duygusu... Filmin kendisinden mi yoksa izleyiciden mi kaynaklanır bilinmez. “Neden olmamış?” sorusuna tatmin edici bir rasyonel cevap veremeyişim de bundan kaynaklanıyor olabilir.

The Adventures of Tintin; animasyonlarda teknik olarak çıtayı çok çok yükseklere taşıyor. Bu anlamda 10 üzerinden 10 puanı hak ediyor. Canlandırmalar, karakterizasyonlar çok çok başarılı. En küçük detay üzerinde bile titizlikle çalışılmış ve inanılmaz bir gerçekçilik yakalanmış. Animasyonun vardığı son nokta diyebiliriz. Bunun en önemli nedeni de animasyonların sensörlerle yapılan gerçek çekimler üzerinden üretilmesi herhalde. Yapımcılığını Lord of the Rings serisinin yönetmeni Peter Jackson, yönetmenliğini Steven Spielberg’in yaptığı bir filmden böyle bir sonuç çıkması doğal.

Öykü tanıdık. Sadece alıştığımız Tenten hikayelerine oranla gizem açısından biraz eksik kalmış. Benim için en şaşırtıcı yanı ise Tenten ile çocukluk kahramanım Kaptan Haddock’un yeni tanışıyor olması oldu.

Karakterler zaten bildiğimiz karakterler. Tanıtmaya gerek duymadığım Tenten, onun akıllı ve sevimli köpeği Fındık, sürekli sarhoş Kaptan Haddock, sakar ve aptal Thomson-Thompson ya da Dupond-Dupont dedektifler... Kaptan ve Fındık filmde yine çok çok iyi işlenmiş, ikiz dedektiflerin ise biraz daha fazla rol alabilmesini isterdim.

The Adventures of Tintin; aksiyonu bol bir macera, Tenten’in olmazsa olmazı olan mizah da unutulmamış tabii. Heyecanla, kendinizi kaptırıp izleyebilirsiniz. Özellikle Kaptan geçmişten bir öykü anlatırken, günümüze yapılan geçişler inanılmaz başarılı. Uçak sahnesine ise bayıldım.

Filmi beğenmedim değil, beğendim ama Tenten’i çok sevdiğim için bir şeyler eksik kaldı. Belki animasyonlardaki gerçekçilik beni biraz rahatsız etti, çünkü Tenten’in olayı o değil. Bilemiyorum. Ama animasyon film izlemeyi seven herkese Tenten’i gönül rahatlığıyla önerebilirim. Sadece Tenten’i de çok seviyorsanız, o özlediğiniz tadı tam olarak bulamayacağınız da aklınızda olsun.

8 Ekim 2012 Pazartesi

killer joe

Filmekimi’nde gittiğim bir diğer film de “Katil Joe” oldu. Baştan söyleyeyim; Joe, uşak değil. Ehüühüehe. Bu iğrenç espriden sonra yazının geri kalanının da nasıl bir tavır içinde geçeceği belli oldu sanki. Neyse, Joe bir uşak değil, polis. Fakat Joe’ya gelmeden önce filmin başlangıcına gidelim.

Film inanılmaz yağmurlu bir günde bir gencin, oldukça yoksulların kaldığı bir Karavan Kamp alanında (ya da onlara ne deniyorsa orada) bir karavanın kapısını çalmasıyla başlıyor. Bu gencin adı Chris. Yağmur, şimşekler, hiç durmadan havlayan T-Bone -ki kendisi bir Pitbull’dur- ve Chris’in kapıyı yumruklarkenki haykırışlarıyla oldukça hızlı ve gürültülü bir açılış. Zaten bu hız filmin ana karakterlerinin ve olayın geçtiği ailenin tanıtıldığı bölüm boyunca sürecek ve biz şaşkınlıktan, şaşkınlığa yelken açacağız.

Bir zaman sonra kapı açılıyor. Ama ne açılış. Chris’i karavanın kapısında tıraşsız bir vajina karşılıyor. Bu vajina Chris’in üvey annesi Sharla’ya ait. Chris’le olan konuşmalarından birbirleriyle çok iyi geçinmediklerini hatta hiç geçinmediklerini anlamak güç değil. Onlar kavga ederken bu kez Chris’in babası Ansel içeriye giriyor ve onları ayırıyor. Bir de Dottie var. Chris’in küçük kardeşi. Filmin masumiyet unsuru. Ama ne masumiyet! Uyurgezer olan bu küçük ve sevimli hatun içinde ciddi bir psikopat barındırıyor.
 
Chris’in böyle bağıra çağıra eve dalmasının sebebi, evden kovulmuş olması. Herkes Chris’in  birlikte yaşadığı kadını dövdüğü için kovulduğunu düşünüyor ki Chris daha önceden bu kadını dövmüş. Bir müddet sonra kadının sevgilisi değil öz annesini olduğunu öğrenip şaşırıyoruz. Zaten film bizi sürekli ters köşeye yatırıp şaşırtıyor. Olay şu ki annesi, torbacılık yapan Chris’in kokainini çalıp, birlikte yaşadığı adama veriyor. Chris de kokaini aldığı adama borçlanıyor ve acilen para bulması lazım. Çok sevgi dolu bir aile yapısına sahip olduklarından babasına koşuyor ve annelerini öldürüp sigorta parasına konmayı teklif ediyor. Zaten su katılmamış bir salak olan babası da kabul ediyor. Tüm bunları Dottie’den saklamayı planlıyorlar fakat Dottie birden ortaya çıkıp “annemi mi öldüreceksiniz, bence çok iyi fikir” deyiveriyor.


İşte burada devreye Killer Joe giriyor. Çünkü bir polis olan Joe aynı zamanda bir kiralık katil. Joe’yu parasını iş bittikten sonra almaya ikna ediyorlar fakat o avans olarak bizim için pek de alışılmadık bir şey istiyor ve olaylar gelişiyor.

Aslında filmi anlatmaya aileden başlamamın sebebi filmin bizim için ne kadar alışılmadık bir atmosferde, görmeye alışmadığımız insanlar arasında geçtiğini belirtmek. Yönetmen William Friedkin; toplumun en alt kesiminden insanları biraz da abartılı bir biçimde ele alarak değer yargılarımızı ve ahlak anlayışımızı sarsmak istemiş. Ansel’in şapkasından tutun da başka birçok yerde Amerikan bayrağını izleyicinin gözüne gözüne sokarak ülkenin toplumsal yapısına yönelik bir eleştiri getirdiğini de ortaya koymuş. Filmi izlerken sık sık her şeyin ne kadar sahte olduğunu görüyorsunuz. Tamamen dağılmış bir ailenin halen aynı sofrada mutlu bir aile tablosu çizmeye çalışması gibi… Üstelik evin annesinin biraz önce burnu kırılmış ve yüzü, gözü halen kan içinde.

Film Tarantino ya da Guy Ritchie filmlerinde sıklıkla rastladığımız absürd, eğlenceli fakat şiddet dolu bir atmosferde geçiyor. Kurgu anlamında Tarantino ya da Ritchie’nin izinden gitmiyor. Parçalı veya geridönüşlerle ilerleyen bir kurguya sahip değil. Olayı başından sonuna takip ediyorsunuz. Fakat aynı çetrefilli ilişkiler bu filmde de mevcut. Friedkin’in; Ritchie ve Tarantino’dan ayrılan bir diğer yanıysa şiddeti çok daha irite edici bir biçimde vurgulaması. Yani burada absürdlük ve eğlence şiddet sahnelerinde güldürmeye devam etmiyor. Tam tersi tüyleriniz diken diken oluyor ve yer yer şiddet “festival filmi” boyutlarına ulaşıyor. (evet bence böyle bir eşik var.) Özellikle tavuk budu sahnesi inanılmaz çarpıcı ve huzursuz edici. Şiddetle ve komediyle olan ilişkisi Killer Joe’ya değişik bir tat kazandırmış.

Killer Joe’nun en etkili yanı diyalogları. Diyaloglardaki absürdlük hiç beklemediğiniz anda, hiç beklemediğiniz yerden vuruyor. Zaten karakterler yukarıda da bahsettiğim gibi oldukça ilginç. Tepkileri, davranışları, soruları ve cevapları beklenmedik. Bu absürdlüğün içinde oyunculuklar da çok başarılı. Abartıya kaçmaya çok uygun olan karakterler, tam düzeyinde ele alınıp canlandırılmış. Komik olmak için ekstra çaba sarf edilmeden karakterler yansıtılabilmiş. Özellikle Ansel rolünde Thomas Haden Church’ü çok beğendim. Fakat diğer oyuncuların da aşağıda kalır bir yanı yok. Yönetmen kendi film dilini başarıyla yansıtmış. Teksas’ta geçen filmde Batı Amerika ruhu da açıkça hissediliyor.

Her ne kadar şiddet sahneleri rahatsız edici derecede kuvvetli olsa da Killer Joe keyifle izlenecek bir yapım. Üst düzey bir oyunculuk ve özenli bir film dili sunuyor. Müzikleri ve mekanları da oldukça başarılı seçilmiş. Hızlı, şaşırtıcı, eğlenceli ve etkileyici… İzleyin derim.  

Compliance

-->

 Erken uyanma sorunu yaşayan birisi olarak, bu yıl Filmekimi’nde ilk tercihim olan filmlere bilet bulamadım. Sonrasında henüz tükenmemiş biletler arasında seçim yapmak zorunda kaldım. Seçtiğim filmlerden bir tanesi de  “Craig Zobel” imzalı “Compliance”tı.
Compliance’ta yaşanan olaylar çok gerçek dışı ve inandırıcılıktan yoksun. Karakterlerin tepkisi çok mantıksız geliyor. Fakat durum şu ki; senaryo gerçek hayattan alınmış. Bazen gerçeklik öyle bir boyuta ulaşıyor ki gerçek olana inanmak güçleşiyor, kurmacanın zengin hayal dünyası bile yaşananların yanında sönük kalıyor. Bu da “gerçek” ve “sanat” arasındaki ilişkiyi tekrar sorgulamamıza neden olabiliyor. Hayatın içindeki irrasyonelliği kabul edip, öyle algılamaya çalışmamız gerekiyor belki de. Çünkü bazen mantığımız yaşadıklarımızı açıklayabilmekte çok yetersiz kalıyor. Filmin başındaki “gerçek hayattan alınmıştır” yazısı olmasa “senarist amma da abartmış, saçmalamış” dedirtecek bir film “Compliance”...
Olay şu: Sosyopatın birisi kendini polis olarak tanıtarak bir fastfood zincirinin müdürünü arıyor. Kasada çalışan genç ve güzel Becky hakkında bir şikayet olduğunu ve Becky’nin bir kadının çantasından para çaldığını ileri sürüyor. Ayrıca uzun süredir Becky’nin polisin takibinde olduğunu da ekliyor. Müdürü duruma inandırdıktan sonra da parayı bulmaları için kendisine yardımcı olmalarını istiyor. Sahte polisin telefondan verdiği akıl almaz direktiflerle çalışanlar istemeye istemeye bile olsa “Becky”e farkına bile varmadan "psikolojik işkence" yapıyorlar. Olaylar gerçekten akıl almaz boyutlara ulaşıyor.
Compliance izlenmesi kolay bir film değil. Sıkıcı değil, fakat içinizi daraltıyor. Gerçek bazen büyük bir gerilim yaratabiliyor. Zaten sinemayı terk eden birçok seyirci de oldu. Ama benim festivallerle ilgili bildiğim bir şey var ki; “seyircinin terk ettiği (genelde) filmler iyidir”. Compliance’ı da bu kategoriye ekleyebilirim. Rahatsız edici sanattan keyif alabiliyorum ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Fakat gerçeklerden rahatı kaçan birçok izleyici de kendini Taksim’e atıp, sanal bir gerçeklik yaratıp, orada mutlu mesut takılmayı tercih edebilir.
Compliance; otoriteyi sorgulamayan, sadece kendisini söyleneni yapmaya alıştırılmış bir toplumun nelere sürüklenebileceğini anımsatıyor bize. Sadece iyi bir insan olmaya çalışmanın, doğru görüleni yapmaya çabalamanın yetmediğini de... Bu anlamda çok etkili ve çarpıcı bir film. Yönetmen çok zor şartlar altında, sadece ezberden, öğretileni yapmaya alıştırılmış fastfood zinciri çalışanlarının iş ortamını da yansıtarak, olayla ilgili yorumunu filme katmış. Özellikle finaldeki röportaj sahnesi de etkileyici. Filmi tadında noktalamış.
Compliance’ta çok yüksek bir sinematografi aramayın, şöyle iş çıkışı keyifli bir filmle kafamı dağıtayım diyorsanız, izlemeyin. Gerçekleri kaldırabileceğiniz bir gününüzde, insanların otorite karşısında ne kadar aptallaşabileceğine şahit olmak istiyorsanız, gerçekler yüzüme yüzüme vursun diyorsanız, Compliance tam size göre.

27 Eylül 2012 Perşembe

Rango


Karayip Korsanları’nın yönetmeni Gore Verbinski; yine Johnny Depp ile işbirliğine gittiği bir filmle karşımızda. Üzgünüm kızlar ama bu filmde Johnny Depp’in yüzünü göremiyoruz. Rango bir animasyon. Hem de oldukça keyifli bir animasyon. Fakat filmi sadece animasyon olarak da tanımlayamayız çünkü aynı zamanda bir western.

Filmin alışıldık bir öyküsü var. Daha önce aynı minvalde birçok film izlemişizdir. Fakat Rango’yu güzel kılan öyküsü değil; öykünün anlatılış biçimindeki yaratıcılık, mizahi öğeler, animasyonlardaki başarı ve karakterizasyonlardaki mükemmellik...

Dediğim gibi öykü tanıdık. Rango bir akvaryumda yaşayan, yalnız bir bukalemun. Aynı zamanda da aktör. Oyunlar yazıp, akvaryumundaki cansız objelere roller dağıtıp, kendi kendine sahneliyor. Açıkçası Rango’yla tanıştığımız sahnede Shakespeare’in çok sevdiğim karakteri Malvolio’nun adının geçmesi ve bir oyuncu olarak kendime düstur edindiğim “acting is reacting” cümlesi daha filmin başında beni içine çekti. Tabii filmin en çok beslemek istediğim hayvanlar arasında olan baykuşlardan oluşan bir koro ile başlamasının da bunda etkisi çok. 

Neyse öyküye kaldığımız yerden devam edelim. Rango, sahipleri arabayla kendisini taşırken, otobanda arabadan düşüyor ve kendisini bir çölün ortasında buluyor. Burada çoğu masalda karşımıza çıkan “ak sakallı dede” figürü bir armadillo olarak karşımıza çıkıyor ve yine tüm masallarda ana etken olan kahramanın kendini tanıma -erginlenme yolculuğu başlıyor.

Bazı oyuncular canlandırabildiği birçok karakter arasında kaybolur ve kendine ait bir kimlik oluşturmakta zorlanır. Hep bu durumun bir oyuncunun başına gelebilecek en büyük felaket olduğunu düşünmüşümdür. Bu nedenle yazarlar kendini tanıyacağı bir maceraya atılacak karakteri, aktör olarak seçmekle doğru karar vermişler.

Rango çölde su bulabilmek amacıyla dolaşırken bir kente ulaşır. Kentte hayat şartları zordur. İnsanların inanacakları bir şeye ihtiyacı vardır. Rango oyunculuğundan gelen yeteneği ve biraz da şansının yardımıyla kentin şerifi olur ve halkın beklediği kahraman haline gelir. Fakat tabii ki ilerleyen süreçte önce gerçek ortaya çıkacak, halk hayal kırıklığına uğrayacak, sonrasındaysa Rango erginlenecek, gerçek bir kahramana dönüşecek, zengin sınıfın ezdiği halkı kurtaracaktır.

Klasik bir hikaye formatı yani, fakat iyi kurgulanmış. Tiyatro metinlerinin en can alıcı unsurlarından oluşan “tanıma” ve “baht dönüşü” doğru zamanda, başarılı bir biçimde senaryoya oturtulmuş. Zaten senaryonun oluşturulmasında tiyatral gelenekten de fazlasıyla yararlanılmış. Tragedyalarda olduğu gibi filmin bir kehanet sahnesiyle açılması, baykuş korosunun tragedyalardaki koronun anlatıcı rolünü üstlenmesi bunun en belirgin göstergeleri...

Filmin en çok öne çıkan özelliği karakterizasyon. Zaten westernler her zaman renkli karakterlere sahip olmuştur. Bir de bu karakterlerin köstebek, böcek, tahta kurusu, fare, kertenkele, kurbağa gibi hayvanlardan oluştuğunu düşünün. Animasyon ekibi gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmış. İfadeler çok çok iyi.

Mizahi öğeler yerinde, zorlama espiriler yok. Bu da filmin akıcılığını ve aldığınız keyfi artırıyor. Kahkahalar atmıyorsunuz ama büyük bir zevkle izliyorsunuz. Bol bol aksiyon, minimal düzeyde aşk, mizah, iyi müzik, şahane karakterler... E daha ne olsun? Rango keyifle geçirilecek dakikalar sunuyor. İyi seyirler...

18 Eylül 2012 Salı

restless


Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Hani film biter, kıpırtısız kalırsın, susarsın, filmi sindirirsin ya; işte onlardan.

Gus Van Sant ilginç bir yönetmen. Elephant filmi favori filmler listemdedir, Milk de gayet başarılı bir iştir. En çok bilinen filmi de Good Will Hunting olsa gerek. Fakat birçok arkadaşıma “Allah cezasını versin o filmin” dedirten Gerry’nin yönetmenlik koltuğunda da o var. Gerry hakkındaki düşüncelerim çok parlak olmasa da Gus Van Sant; filmlerini merakla izlediğim bir isim.

Bu kez Restless’la çok sarsıcı bir öyküyü, sade ve duru bir dille anlatmış.

Film genç bir çocuğun yere uzanıp beyaz tebeşirle cinayet mahallindeki cesetlere yapıldığı gibi vücudunun etrafını çizdiği bir planla başlıyor. Bu çocuk Enoch Brae. Yakın bir zamanda, bir trafik kazasında ailesini kaybetmiş. Kendisi de uzun bir süre komada kalmış, hatta 3 dakika süreyle kalbi durmuş. Yaşadığı travma sonrasında hayatla ve ölümle ciddi bir sorgulamaya girmiş ve hayat enerjisini kaybetmiş. Gününün büyük kısmını hiç tanımadığı insanların cenazelerine giderek ve kaza sonrasında görmeye başladığı bir Japon kamikaze pilotunun hayaletiyle arkadaşlık ederek geçirmeye başlamış. 


Enoch yine hiç tanımadığı birinin anma törenine gittiğinde bir kızla tanışır. Bu kız Annabel Cotton. Darwin hayranı, kuş türlerine ve böceklere meraklı, hayat dolu, neşe saçan biri. Fakat kanser hastası ve yalnızca 3 aylık bir ömrü var.

Film bu iki karakterin birbirlerine duydukları aşkı anlatıyor. Yönetmen ikisinin hayata bakışındaki zıtlıkları ve benzerlikleri çok iyi vurgulamış. İkisi de sıra dışı karakterler, ikisinin de hayal güçleri çok güçlü, birisi hayata sıkı sıkıya bağlıyken, diğeri hayattan keyif almaz bir halde. Birisi rengarenk giyinirken, diğeri simsiyah giyiniyor. Fakat ömrü tükenmekte olan, rengarenk giysiler içinde hayata gülerek bakan...

 Enoch, Annabel’in yalnızca 3 ay ömrü kaldığını öğrendiğinde, “3 aya çok fazla şey sığdırılabileceğini” söylüyor. Biz de film boyunca aşkın 3 ay içerisine neleri sığdırabileceğine tanık oluyoruz. İlk elele tutuşma, ilk öpücük, ilk sevişme, ilk kavga, ilk ayrılık... Sonunun üzücü olacağını baştan bildiğimiz bir film boyunca, mutlulukla gülümsüyoruz, seviniyoruz, tabii ki yer yer burulup iniş çıkışlar yaşıyoruz. Sonuçta beklenen son geldiğindeyse ilginç bir şekilde üzülmediğimizi görüyoruz. Enoch’u ilk kez açık renk bir elbise ile gördüğümüz final sahnesi, Enoch’un gülüşü sonu bir şekilde ayrılıkla bile bitse aşkın nasıl mutluluk verici olduğunu hatırlatıyor. (Bu planda Enoch’un dilinden birkaç sözcük dökülseydi, sahnenin etkisi kaybolurdu. Bu tercihten dolayı Gus Van Sant’a şapka çıkarmak gerekiyor.)

Bazı filmler, bazı ilişkiler gibi bütünüyle algılanıyor. Bu film de onlardan biri. Tabii ki kimi anları öne çıkıyor, daha çok keyif veriyor, fakat bütünüyle bakıldığında kazandığı anlam çok daha başka. Yer yer mutlulukla gözleriniz parlarken, bazı replikler gelip boğazınızda düğümleniyor.

Enoch ile Annabel’in birlikte morga gittikleri sahne, ormandaki keyifli kovalamaca, Enoch’un Annabel’i ailesinin mezarına götürmesi ve oradaki konuşmaları, yönetmenin bizi başarıyla ters köşeye yatırdığı bölüm, hastanede yanyana uzanmaları ve daha birçok sahne zihninize kazınsa da esas olarak filmin yaşattığı duygular ve öykünün güzelliği önemli olan.

Filmin iki başrol oyuncusu Dennis Hopper’ın oğlu Henry Hopper ve önce Tim Burton’ın Alice’i olarak karşımıza çıkan daha sonra benim Albert Nobbs’taki rolüyle de hayran kaldığım Mia Wasikowska. Onlara, hayalet Japon kamikaze pilotu Hiroshi rolüyle Ryo Kase eşlik ediyor. Hiroshi öyküleriyle filmin ölüm-yaşam-intihar-aşk sorgulamasına büyük katkıda bulunan bir karakter. Özellikle finalde okunan, onun sevgilisine yazdığı fakat asla gönderemediği mektup çok etkileyici.

Restless’ta tüm oyuncular oldukça doğal ve başarılı bir performans sergiliyorlar. Henry Hopper, Enoch’un ruh halini çok iyi yansıtmış. Annabel rolünde Mia Wasikowska mutlu oldukça, gülümsedikçe izleyicinin de gözleri gülüyor. Benim ayrıca içimin yağlarının eridiğini de gereksiz bir bilgi olarak eklemeliyim. Biraz fazla şeker.

Yönetmen Gus Van Sant, hikayenin gücünün bilinciyle hareket etmiş. Filmi süslemeye gerek duymamış. Zaten öykü o kadar sarsıcı ki süslemek için kullanılan her öğe, dikkatimizi öyküden başka yerlere çeken her detay, filmin gücünü ve etkisini zayıflatırdı. Doğru ışık, düzgün planlar, güzel manzaralar ve çok çok güçlü bir hikaye ortaya büyüleyici bir film çıkarmış.

Tabii bir de filmin müziklerinden bahsetmek gerek. Gus Van Sant özgeçmişinde müzikle ilgili birçok yapım bulunduran bir isim. Filmdeki müzik tercihleri de bunu yansıtmış. Bugün filmdeki her bir şarkıyı tekrar dinledim, birazdan yeniden dinleyeceğim. Orjinal soundtrack’i olmadığından yazının sonunda şarkıların listesini paylaşacağım.

Sinemada hayata dokunan, onun güzelliklerini ve arızalarını gözler önüne seren, gerçek ve sade bir öykü benim için her zaman en önemli öğelerden olmuştur. Restless da tüm bu özellikleriyle dikkat çekiyor. Sizin de hayata, ölüme, aşka dair güzel bir öyküye ayıracak zamanınız varsa kaçırmayın derim. Hatta zaman yoksa yaratmaya çalışın.

I’m with you – The Stills
Two of us – The Beatles
The fairiest of the seasons – Nico
Je ne veux pas travailler – Pink Martini
Rake – Sufyan Stevens
Wolverine – Sufyan Stevens
Soft Shock – Yeah Yeah Yeahs
Wisconsin – Bon Iver

17 Eylül 2012 Pazartesi

Poulet aux prunes


Persepolis ile tanıdığımız Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud bu kez sanat, ölüm ve aşka dair bir masalla karşımızda. Poulet aux prunes; severek evlenmediği ve birlikte çok da mutlu olmadığı karısı kemanını kırdıktan sonra, artık keman çalmaktan keyif alamadığı için ölmeye karar veren müzisyen Nasser-Ali’nin hikayesini anlatıyor. Masalsı ve yer yer fantastik bir atmosfere sahip film boyunca sık sık flashback ve hatta flashforward’larla Nasser-Ali’nin hayatından ve ölümü sonrasından kesitler görüyoruz. Bu flashback ve flashforward’ların her birinde sinemaya ait farklı anlatım biçimleri kullanılmış. Yer yer parçalı ışıklar, yer yer “quick cut”lar ve çoğunlukla da animasyon tercih edilmiş. Fakat animasyonlarda da tek bir stil değil anlatılan bölümün atmosferine uygun farklı tarzlar denenmiş. Özellikle bu kısımlarda yönetmenler yaratıcılıklarını gözler önüne sererek seyir zevkini en üst düzeye taşımayı başarmışlar.

Nasser-Ali rolünde izlediğimiz Mathieu Amalric, onun eşini oynayan Maria de Medeiros ve Irane rolündeki Golshifteh Farahani de oldukça etkileyici performanslar sergiliyorlar. Çok karakterli yüz hatlarına sahip olduğunu düşündüğüm Mathieu Amalric, Nasser-Ali rolüne çok çok yakışmış. Golshifteh Farahani ise özellikle filmin son bölümlerinde, göz yaşlarına boğulduğu sahnede içimizi acıtmayı başarıyor. Fakat bir oyuncu olarak, filmde en çok canlandırmayı isteyeceğim evsiz/derviş rolünde Jamel Debbouze oldukça sönük kalmış. Abartısı yersiz ya da yetersiz değil fakat yine de başarısız olmuş, özellikle de rolün işlenmeye nasıl açık olduğu düşünüldüğünde...

Filmin özellikle öne çıkarılması gereken bir diğer yanı ise müzikleri. Zaten bir müzisyenin hayatını anlatan bir filmden de bu beklenirdi. Olivier Bernet filmin ruhunu başarıyla yansıtarak iyi bir iş çıkarmış.

Poulet aux prunes bir masal. Filmin ilk planından sonuna kadar da izleyici bir masal atmosferine sokulmak istenmiş. Fakat özellikle ilk bölümlerde yer yer başarısız olunmuş. Gerçekçilikten isteyerek kaçınıldığı aşikar, fakat masal atmosferinin de bir inandırıcılığı olmalı. Özellikle mizah öğelerinin öne çıktığı bölümlerde ve dekor-ışık gibi etkenlerin masalsı atmosferi yaratmada yetersiz kaldığı yerlerde, masalın içine girmekte zorlanıyorsunuz. Yönetmenler denedikleri farklı anlatım biçimlerinin kimisinde çok etkili olamamışlar sanki. Fakat öykü gerçekten etkileyici olduğundan, film bir zaman sonra sizi tamamıyla içine çekmeye başarıyor. Özellikle Nasser-Ali’nin müziği ve kemanı ile ilk aşkı arasındaki bağ kurulduğunda, masaldan aldığınız keyif de zirveye ulaşmaya başlıyor. Spoiler vermemek için detaya girmek istemiyorum fakat kemanı kırıldığı için artık müzikten keyif almayan ve bu nedenle hayatına son verme kararı alarak ölümü beklemeye başlayan bir sanatçının öyküsü film ilerledikçe bir aşk hikayesine dönüşüyor. Aşkın bir sanatçıdaki önemi ve hatta onu var ediş biçimi keyifli bir dille anlatılıyor. Açıkçası bu dönüşüm benim için filmin en etkileyici yanı oldu.

Poulet aux prunes, masalın içerisine girip kendinizi yönetmenlerin yaratıcılığına bıraktığınızda müthiş bir film deneyimi yaşatıyor.

13 Eylül 2012 Perşembe

Vals Im Bashir


Vals Im Bashir; savaş üzerine bir film ve savaş üzerine bir filmin olması gerektiği gibi dehşet verici. Animasyon belgesel olarak adlandırabileceğimiz, çok da aşina olmadığımız bir türün örneği. Filmin yönetmeni Ari Folman; Lübnan Savaşı’nda, Sabra ve Shatila katliamlarında İsrail ordusunda yer almış bir asker. Vals Im Bashir ile bu geçmişiyle yüzleştiğini söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

Film, savaşa katılan bir arkadaşının devamlı olarak gördüğü bir rüyayı yönetmene anlatmasıyla başlıyor. Yönetmen arkadaşıyla yaptığı konuşma sırasında, savaşa dair neredeyse hiçbir şey hatırlamadığını farkediyor. O gece ilk defa bazı imgeler beyninde yeniden oluşuyor ve savaş anılarını hatırlayabilmek amacıyla savaşa katılan arkadaşlarıyla konuşmaya başlıyor. Vals Im Bashir; yönetmenin arkadaşlarıyla yaptığı buluşmalar, onların öyküleri ve yaşadıkları etrafından 80’lerin başında Lübnan’da gerçekleşen savaşın ve katliamın acılarını gözler önüne sererken; arka planda “hafıza”, “bilinçaltı”, “rüyalar” ve tabii ki “siyaset” çevresinde dolaşan sorgulamalar yer alıyor.

Filmi izlerken zihnimde, filmin ortaya koyduğu ana sorgulamalardan bağımsız sorular da dolaştı. Bunlardan ilki yönetmenin arkadaşıyla yaptığı sohbet sırasında arkadaşının ona yönelttiği “filmlerin iyileştirici etkisi olamaz mı?” sorusuydu. Aslında filmin ana sorgulamasından bağımsız gibi gözükse de, ana çekilme nedeni burada yatıyor bence. Yönetmen bu filmi çekerek kendini iyileştirme çabasında yani. Filmi çekerek etkin değil, izleyerek edilgen olduğumuz zamanlarda bile filmlerin üzerimizde iyileştirici etkisi oluyorsa, yönetmen koltuğuna oturulduğunda hissedilen rahatlama duygusu çok daha yoğun olsa gerek. Bir süre; moralsiz olduğum günlerde kendimi nasıl filmlere kaptırdığımı, hangi dönemlerde kısa filmlerimi çektiğimi, tiyatro için projeler gerçekleştirdiğimi ve bu uğraşların bana nasıl da iyi geldiğini düşündüm. İnsan bir şeylerden rahatsız olduğunda, sanatsal üretkenliğini çok daha yüksek noktalara taşıyabiliyor.

Kafamda oluşan diğer soru işaretleriyse aslında filme getirdiğim eleştirilerle ilgiliydi. Üniversitede sinema eğitimi alırken bir hocamızın söyledikleri, film boyunca aklımı kurcaladı. Sözü kelimesi kelimesine hatırlamıyorum fakat meali “anlatmak istediğiniz şeyi en iyi sinema yoluyla anlatabileceğinizi düşünüyorsanız ancak o zaman onu filme alın,” idi. Ne zaman bir şeyler üretecek olsam, yaptığım işi bu görüşün ışığında eleştirip sağlamasını yapmaya çalıştım. Vals Im Bashir’i izlerken de sık sık, yönetmen bu filmi çekmek yerine, arkadaşlarıyla yaptığı bu söyleşileri kitap haline getirseymiş anlatmak istediği şey gücünden kaybeder miymiş yoksa daha da güçlü mü olurmuş diye düşündüm. Bunun ana nedeni filmin sinematografisinin zayıf olması. Burada da başka bir sorgulama devreye giriyor. Neden animasyon tercih edilmiş? Animasyon büyük anlatım olanakları sunan, zengin bir biçim. Fakat Vals Im Bashir’de bu olanaklardan çok sınırlı bir boyutta faydalanılmış. Röportajlarda bile konuşan kişinin gerçek görüntüsü değil, çizimi konuşturulmuş. Bu da anlatıcının öyküsünü aktarırken yaşadığı duyguları yakalamamızı zorlaştırmış. Oysa bu hissiyatların filme büyük güç katabileceğini düşünüyorum. Bu tarz gerçek öykülerde, çizim çok yaratıcı bir şekilde kullanılmadıkça gerçeklikten gelen sarsıcı etkiyi törpülüyor.

Buradaki ana sorgulamanın eksik kaldığı bir nokta var. Sanatçı kendisini rahatsız eden şeyleri sorgulayarak, bu sorgulamasını paylaşarak, yani kendini ifade ederek bir rahatlama yaşamak istiyor. Evet belki anlatmak istediği konu; resim, yazı vs bir araçla çok daha başarılı bir şekilde anlatılabilir. Fakat sanatçının kendini en rahat hissettiği ve en hakim olduğu sanat sinemaysa bu yolu tercih etmesi çok doğal. Bizim ondan bekleyeceğimiz bu tercihe uygun bir sinematografi ortaya koyarak, anlatmak istediğini sinemanın kalıpları içerisine başarıyla yerleştirebilmesi olmalı. İşte Vals Im Bashir’in eksikliği de daha önce söylediğim gibi tam olarak burada yatıyor. Animasyonlar özellikle siyah ve sarı renklerin hakim olduğu planlarda öykünün ihtiyaç duyduğu duygu yoğunluğunu yer yer yakalasa da genel olarak yavan kalıyor. Özellikle hareketlerde akışkanlık sağlanmaması ve bazı ifadelerin etkili bir biçimde aktarılamaması bunun en önemli nedenleri arasında. Fakat özellikle genç bir askerin savaşa kendisini savaşa götüren tekneden kendisinden kat be kat iri ve çırılçıplak bir kadın tarafından çıkarıldığı ve kadın sırt üstü yüzerken onun üzerinde cenin pozisyonunda yattığı sahne çok etkileyici.

Sinematografik eksikliklerine rağmen, Vals Im Bashir izlenmesi gereken, etkileyici bir film. Savaşa dair gerçek hikayeler her zaman sarsıcı olmuştur. Bu filmde de acımasızca katledilen çocukların, 19 yaşında kendini erkek gibi hissedebilmek için eline silah alan gençlerin, “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin, tüm bunları belgeleyen habercilerin, katliama göz yuman siyasetçilerin, soğuk kanlı katliamcıların, kinin, nefretin, pişmanlığın, acının ve en önemlisi çaresizliğin öykülerini dinliyoruz. Hafızanın en büyük trajediler karşısında kendisini nasıl korumaya aldığına tanık oluyoruz. Ben bunları yaşasam asla unutamazdım denilen şeylerin, yaşayanlar tarafından nasıl da unutulduğunu görüyoruz ve en acısı biliyoruz ki, hepsinin ortak hafızasının yarattığı öyküler bile gerçekte yaşananların yanında sönük kalıyor.

Her şeyden önce, tüm bu yaşananları tekrar hatırlayabilmek ve hatırladıklarını aktarabilmek için gösterdiği çabadan dolayı Ari Folman’ı tebrik etmek lazım. Böyle belgeler insanlığın ortak hafızası için büyük önem taşıyor. Ne acı ki bu ortak hafıza, bu tarz hatıralarla ne kadar dolu olursa olsun, bundan sonra olacakların önüne geçemiyor. Yine de hiç durmadan bunları aktarmak ve Godot’yu bekler gibi tekrarlarının olmayacağını umut etmek düşüyor.

Bu film benim izlediğim, savaşa katılmış bir İsrailli yönetmenin Lübnan’da olanlarla hesaplaşmak için çektiği, ikinci film. Diğer film Samuel Maoz’un çektiği ve benim favori filmler listemde yer alan Lebanon’du. İsrailli yönetmenlerin en azından kendi geçmişleriyle hesaplaşmak, yer yer hükümetlerini ve siyaseti eleştirmek için yaptıkları filmler insana ister istemez kendi toplumunun yaşadığı acıları hatırlatıyor. Ne yazık ki bizde bu acılar anlatılamıyor. Toplum olarak kendi kayıplarımız ve ayıplarımızla yüzleşmekten korktukça, geçmişte yaşananları gizleyip üstünü örtmeye çalıştıkta; kendimizle barışmaktan gitgide uzaklaşıyor, uzaklaştıkça çarpıklaşıyoruz. Bizim de geçmişimizle yüzleşebildiğimiz günlere...

http://www.imdb.com/title/tt1185616/

10 Eylül 2012 Pazartesi

We Need to Talk About Kevin


Oldukça etkileyici bir film var bu sefer karşımızda: http://www.imdb.com/title/tt1242460/

Bu İngilizler işi biliyor. Hele hele BBC... Şu ana kadar izleyip de “vay be iyi çekmişler” demediğim BBC yapımı sayısı oldukça az.

Oldukça yüzeysel bir biçimde, çocuğunu sevmekte zorlanan bir anne ve oğlunun öyküsü diyebileceğimiz filmin başrolünde Tilda Swinton var. Öncelikle filmin karakterine çok uygun bir cast seçimi olduğunu söylemeliyim. Tilda Swinton oyunculuğunu oldukça takdir ettiğim ve fiziksel olarak güzel bulmasam da tavrına hayran olduğum ablalarımızdan. Soğuk yapısı filmle çok iyi oturmuş. Bu filmde Irmak diye bir arkadaşıma da çok benzettim niyeyse. Bu da sizin pek ilgilenmeyeceğiniz bir ayrıntıydı. Neyse. Özellikle Magnolia’da çok çok beğendiğim, sonrasında Chicago’da Mr. Cellophane ile gönlüme taht kuran John Reilly de filmde rol alan bir başka üstat. Kevin’i oynayan bebeler ve ergenlik dönemini canlandıran Ezra Miller da oldukça etkileyici performanslar sergiliyor.

“We Need to Talk About Kevin” oldukça bunalımlı bir atmosferde geçiyor. Eva (Tilda Swinton) yalnız başına yaşayan ve büyük bir depresyon içerisinde olduğu her halinden belli olan bir kadın. Film boyunca Eva’nın yaşadığı geri dönüşlerle evlilik hayatını, çocuklarını ve oğlu Kevin ile yaşadığı problemleri öğreniyor, onu şu anki  bunalımlarına iten olaylara şahit oluyoruz.

Ayrıntılı bir biçimde olayları anlatarak izlemeyenler için filmin keyfini kaçırmak istemiyorum. Kısaca ve yüzeysel olarak durum şu: Eva doğduğu günden bu yana oğluna bir türlü sevgi besleyemez, annesinden sevgi görmeyen oğlu ise sorunlu bir çocuk olarak yetişir ve bu ilişki en sonunda Eva’yı derin bir yalnızlığa itecek olaylara sebep olur.

“Annelik” kavramı, o dönem yaşanan duygular ve düşünceler bir erkek için kadınlara oranla çok daha uzak olmasına rağmen, ben bile Eva ile empati kurabildim. Böyle ayrımlar yapmayı sevmesem de kadınların hele hele annelerin filmi bambaşka bir gözle izleyeceğini düşünüyorum. Yönetmen koltuğunda da bir kadın var: Lynne Ramsay.

Ramsay’in çok başarılı bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Kamera ve ışık kullanımıyla, fludan nete dönen ve sonrasında netten fluya geçen planlarıyla bize Eva’nın ruh halini çok iyi bir biçimde yaşatıyor. O bunalımı, sıkıntıyı iliklerimize kadar hissetmemizi sağlıyor. İzleyiciyi öyküyü yaşayan karakter olarak konumlamasa da tanık olan, yakından gözleyen ve empati kuran kişilere dönüştürüyor. Öyle ki Eva arabasıyla düşüncelere dalmış bir şekilde ilerlerken gerim gerim gerilebiliyorsunuz. Hem de fonda oldukça neşeli bir şarkı çalarken.

Şarkı demişken filmin müziklerine gelelim. Genel atmosferin aksine, film boyunca duyduğumuz müzikler çoğunlukla neşeli. Fakat dikkatle dinlendiğini yönetmenin yorumunu şarkının sözleri arasına gizlediğini gözlemleyebiliyorsunuz. Bu anlamda müzik seçimini çok başarılı buldum. Bir yandan atmosferle tezat bir hava uyandırırken bir yandan öykünün tam içerisinde yer alıyor. Zaten atmosfer o kadar iyi verilmiş ki bir de müzikle güçlendirmeye gerek kalmıyor.

Işık kullanımının çok iyi olduğunu daha önce de söylemiştim. Fakat uzun zamandır renk kodlamasının bu kadar iyi kotarıldığı film çok fazla izlemedim. Genel olarak “sarı” ve “kırmızı” ağırlıklı tonlar hakim. Sarı izleyiciyi rahatsız eden, gerilim yaratan bir renk, bu filmde de rahatsız olmamız gereken çok şey var. Kırmızı ise daha çok kan çağrışımı için kullanılmış.

Açıkçası filmin en büyük kusurlarından birinin kan simgeselleştirmesinin abartılması olduğunu düşünüyorum. Eva’nın evindeki kırmızı boyayı çıkararak aslında depresyon halinden çıkmaya çabalamasının ve olaylarla barışma mücadelesinin simgeleştirilmesi biraz klişe olmuş. Zaten film boyunca da domates suyundan tutundan da reçele kadar her tür kırmızı nesneyle, kan göndermesi yapılmış. Biraz fazla kaçmış. Hani bir oyun vardır, film izlerken bir replik söylendiğinde ya da bir nesne ekranda görüldüğünde herkes bir shot içer ve sarhoş olunur ya, bu filmde kırmızı akışkan kullanılarak kan göndermesi yapılan her an bir shot içsek kafayı fena halde buluruz. Bunda filmin gerilimli atmosferinin de etkisi olur tabii.

Yazıyı bitirirken özellikle iki sahneden bahsetmem gerekiyor. İlki Eva'nın doğum sahnesi. Bu sahnede yönetmenin bakışını çok iyi yansıttığını görüyoruz. Sinemada izlediğim unutulmaz doğum sahneleri arasında yerini aldı. Bir diğeri de filmin sonunda yer alan ve insanın içine işleyen kucaklaşma sahnesi. Bu sahne ise özellikle oyunculuklarla ve öykünün bütünlüğü içerisinde büyük anlam taşıyor.


We Need to Talk About Kevin, ağır ağır akan, sindirile sindirile izlenen ve hissedilen bir film. Işıklarıyla, kamera kullanımıyla, renkleriyle sizi bir atmosferin içerisine sokuyor. Bu atmosfer aslında hayatın ta kendisi. Gerçek ve gerçekçi olduğu kadar da etkileyici. Toplumun Eva'ya karşı takındığı tavır da mide bulandırsa da ne yazık ki bu gerçekçiliğin içinde yer alıyor.