27 Eylül 2012 Perşembe

Rango


Karayip Korsanları’nın yönetmeni Gore Verbinski; yine Johnny Depp ile işbirliğine gittiği bir filmle karşımızda. Üzgünüm kızlar ama bu filmde Johnny Depp’in yüzünü göremiyoruz. Rango bir animasyon. Hem de oldukça keyifli bir animasyon. Fakat filmi sadece animasyon olarak da tanımlayamayız çünkü aynı zamanda bir western.

Filmin alışıldık bir öyküsü var. Daha önce aynı minvalde birçok film izlemişizdir. Fakat Rango’yu güzel kılan öyküsü değil; öykünün anlatılış biçimindeki yaratıcılık, mizahi öğeler, animasyonlardaki başarı ve karakterizasyonlardaki mükemmellik...

Dediğim gibi öykü tanıdık. Rango bir akvaryumda yaşayan, yalnız bir bukalemun. Aynı zamanda da aktör. Oyunlar yazıp, akvaryumundaki cansız objelere roller dağıtıp, kendi kendine sahneliyor. Açıkçası Rango’yla tanıştığımız sahnede Shakespeare’in çok sevdiğim karakteri Malvolio’nun adının geçmesi ve bir oyuncu olarak kendime düstur edindiğim “acting is reacting” cümlesi daha filmin başında beni içine çekti. Tabii filmin en çok beslemek istediğim hayvanlar arasında olan baykuşlardan oluşan bir koro ile başlamasının da bunda etkisi çok. 

Neyse öyküye kaldığımız yerden devam edelim. Rango, sahipleri arabayla kendisini taşırken, otobanda arabadan düşüyor ve kendisini bir çölün ortasında buluyor. Burada çoğu masalda karşımıza çıkan “ak sakallı dede” figürü bir armadillo olarak karşımıza çıkıyor ve yine tüm masallarda ana etken olan kahramanın kendini tanıma -erginlenme yolculuğu başlıyor.

Bazı oyuncular canlandırabildiği birçok karakter arasında kaybolur ve kendine ait bir kimlik oluşturmakta zorlanır. Hep bu durumun bir oyuncunun başına gelebilecek en büyük felaket olduğunu düşünmüşümdür. Bu nedenle yazarlar kendini tanıyacağı bir maceraya atılacak karakteri, aktör olarak seçmekle doğru karar vermişler.

Rango çölde su bulabilmek amacıyla dolaşırken bir kente ulaşır. Kentte hayat şartları zordur. İnsanların inanacakları bir şeye ihtiyacı vardır. Rango oyunculuğundan gelen yeteneği ve biraz da şansının yardımıyla kentin şerifi olur ve halkın beklediği kahraman haline gelir. Fakat tabii ki ilerleyen süreçte önce gerçek ortaya çıkacak, halk hayal kırıklığına uğrayacak, sonrasındaysa Rango erginlenecek, gerçek bir kahramana dönüşecek, zengin sınıfın ezdiği halkı kurtaracaktır.

Klasik bir hikaye formatı yani, fakat iyi kurgulanmış. Tiyatro metinlerinin en can alıcı unsurlarından oluşan “tanıma” ve “baht dönüşü” doğru zamanda, başarılı bir biçimde senaryoya oturtulmuş. Zaten senaryonun oluşturulmasında tiyatral gelenekten de fazlasıyla yararlanılmış. Tragedyalarda olduğu gibi filmin bir kehanet sahnesiyle açılması, baykuş korosunun tragedyalardaki koronun anlatıcı rolünü üstlenmesi bunun en belirgin göstergeleri...

Filmin en çok öne çıkan özelliği karakterizasyon. Zaten westernler her zaman renkli karakterlere sahip olmuştur. Bir de bu karakterlerin köstebek, böcek, tahta kurusu, fare, kertenkele, kurbağa gibi hayvanlardan oluştuğunu düşünün. Animasyon ekibi gerçekten çok başarılı bir iş çıkarmış. İfadeler çok çok iyi.

Mizahi öğeler yerinde, zorlama espiriler yok. Bu da filmin akıcılığını ve aldığınız keyfi artırıyor. Kahkahalar atmıyorsunuz ama büyük bir zevkle izliyorsunuz. Bol bol aksiyon, minimal düzeyde aşk, mizah, iyi müzik, şahane karakterler... E daha ne olsun? Rango keyifle geçirilecek dakikalar sunuyor. İyi seyirler...

18 Eylül 2012 Salı

restless


Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Hani film biter, kıpırtısız kalırsın, susarsın, filmi sindirirsin ya; işte onlardan.

Gus Van Sant ilginç bir yönetmen. Elephant filmi favori filmler listemdedir, Milk de gayet başarılı bir iştir. En çok bilinen filmi de Good Will Hunting olsa gerek. Fakat birçok arkadaşıma “Allah cezasını versin o filmin” dedirten Gerry’nin yönetmenlik koltuğunda da o var. Gerry hakkındaki düşüncelerim çok parlak olmasa da Gus Van Sant; filmlerini merakla izlediğim bir isim.

Bu kez Restless’la çok sarsıcı bir öyküyü, sade ve duru bir dille anlatmış.

Film genç bir çocuğun yere uzanıp beyaz tebeşirle cinayet mahallindeki cesetlere yapıldığı gibi vücudunun etrafını çizdiği bir planla başlıyor. Bu çocuk Enoch Brae. Yakın bir zamanda, bir trafik kazasında ailesini kaybetmiş. Kendisi de uzun bir süre komada kalmış, hatta 3 dakika süreyle kalbi durmuş. Yaşadığı travma sonrasında hayatla ve ölümle ciddi bir sorgulamaya girmiş ve hayat enerjisini kaybetmiş. Gününün büyük kısmını hiç tanımadığı insanların cenazelerine giderek ve kaza sonrasında görmeye başladığı bir Japon kamikaze pilotunun hayaletiyle arkadaşlık ederek geçirmeye başlamış. 


Enoch yine hiç tanımadığı birinin anma törenine gittiğinde bir kızla tanışır. Bu kız Annabel Cotton. Darwin hayranı, kuş türlerine ve böceklere meraklı, hayat dolu, neşe saçan biri. Fakat kanser hastası ve yalnızca 3 aylık bir ömrü var.

Film bu iki karakterin birbirlerine duydukları aşkı anlatıyor. Yönetmen ikisinin hayata bakışındaki zıtlıkları ve benzerlikleri çok iyi vurgulamış. İkisi de sıra dışı karakterler, ikisinin de hayal güçleri çok güçlü, birisi hayata sıkı sıkıya bağlıyken, diğeri hayattan keyif almaz bir halde. Birisi rengarenk giyinirken, diğeri simsiyah giyiniyor. Fakat ömrü tükenmekte olan, rengarenk giysiler içinde hayata gülerek bakan...

 Enoch, Annabel’in yalnızca 3 ay ömrü kaldığını öğrendiğinde, “3 aya çok fazla şey sığdırılabileceğini” söylüyor. Biz de film boyunca aşkın 3 ay içerisine neleri sığdırabileceğine tanık oluyoruz. İlk elele tutuşma, ilk öpücük, ilk sevişme, ilk kavga, ilk ayrılık... Sonunun üzücü olacağını baştan bildiğimiz bir film boyunca, mutlulukla gülümsüyoruz, seviniyoruz, tabii ki yer yer burulup iniş çıkışlar yaşıyoruz. Sonuçta beklenen son geldiğindeyse ilginç bir şekilde üzülmediğimizi görüyoruz. Enoch’u ilk kez açık renk bir elbise ile gördüğümüz final sahnesi, Enoch’un gülüşü sonu bir şekilde ayrılıkla bile bitse aşkın nasıl mutluluk verici olduğunu hatırlatıyor. (Bu planda Enoch’un dilinden birkaç sözcük dökülseydi, sahnenin etkisi kaybolurdu. Bu tercihten dolayı Gus Van Sant’a şapka çıkarmak gerekiyor.)

Bazı filmler, bazı ilişkiler gibi bütünüyle algılanıyor. Bu film de onlardan biri. Tabii ki kimi anları öne çıkıyor, daha çok keyif veriyor, fakat bütünüyle bakıldığında kazandığı anlam çok daha başka. Yer yer mutlulukla gözleriniz parlarken, bazı replikler gelip boğazınızda düğümleniyor.

Enoch ile Annabel’in birlikte morga gittikleri sahne, ormandaki keyifli kovalamaca, Enoch’un Annabel’i ailesinin mezarına götürmesi ve oradaki konuşmaları, yönetmenin bizi başarıyla ters köşeye yatırdığı bölüm, hastanede yanyana uzanmaları ve daha birçok sahne zihninize kazınsa da esas olarak filmin yaşattığı duygular ve öykünün güzelliği önemli olan.

Filmin iki başrol oyuncusu Dennis Hopper’ın oğlu Henry Hopper ve önce Tim Burton’ın Alice’i olarak karşımıza çıkan daha sonra benim Albert Nobbs’taki rolüyle de hayran kaldığım Mia Wasikowska. Onlara, hayalet Japon kamikaze pilotu Hiroshi rolüyle Ryo Kase eşlik ediyor. Hiroshi öyküleriyle filmin ölüm-yaşam-intihar-aşk sorgulamasına büyük katkıda bulunan bir karakter. Özellikle finalde okunan, onun sevgilisine yazdığı fakat asla gönderemediği mektup çok etkileyici.

Restless’ta tüm oyuncular oldukça doğal ve başarılı bir performans sergiliyorlar. Henry Hopper, Enoch’un ruh halini çok iyi yansıtmış. Annabel rolünde Mia Wasikowska mutlu oldukça, gülümsedikçe izleyicinin de gözleri gülüyor. Benim ayrıca içimin yağlarının eridiğini de gereksiz bir bilgi olarak eklemeliyim. Biraz fazla şeker.

Yönetmen Gus Van Sant, hikayenin gücünün bilinciyle hareket etmiş. Filmi süslemeye gerek duymamış. Zaten öykü o kadar sarsıcı ki süslemek için kullanılan her öğe, dikkatimizi öyküden başka yerlere çeken her detay, filmin gücünü ve etkisini zayıflatırdı. Doğru ışık, düzgün planlar, güzel manzaralar ve çok çok güçlü bir hikaye ortaya büyüleyici bir film çıkarmış.

Tabii bir de filmin müziklerinden bahsetmek gerek. Gus Van Sant özgeçmişinde müzikle ilgili birçok yapım bulunduran bir isim. Filmdeki müzik tercihleri de bunu yansıtmış. Bugün filmdeki her bir şarkıyı tekrar dinledim, birazdan yeniden dinleyeceğim. Orjinal soundtrack’i olmadığından yazının sonunda şarkıların listesini paylaşacağım.

Sinemada hayata dokunan, onun güzelliklerini ve arızalarını gözler önüne seren, gerçek ve sade bir öykü benim için her zaman en önemli öğelerden olmuştur. Restless da tüm bu özellikleriyle dikkat çekiyor. Sizin de hayata, ölüme, aşka dair güzel bir öyküye ayıracak zamanınız varsa kaçırmayın derim. Hatta zaman yoksa yaratmaya çalışın.

I’m with you – The Stills
Two of us – The Beatles
The fairiest of the seasons – Nico
Je ne veux pas travailler – Pink Martini
Rake – Sufyan Stevens
Wolverine – Sufyan Stevens
Soft Shock – Yeah Yeah Yeahs
Wisconsin – Bon Iver

17 Eylül 2012 Pazartesi

Poulet aux prunes


Persepolis ile tanıdığımız Marjane Satrapi ve Vincent Paronnaud bu kez sanat, ölüm ve aşka dair bir masalla karşımızda. Poulet aux prunes; severek evlenmediği ve birlikte çok da mutlu olmadığı karısı kemanını kırdıktan sonra, artık keman çalmaktan keyif alamadığı için ölmeye karar veren müzisyen Nasser-Ali’nin hikayesini anlatıyor. Masalsı ve yer yer fantastik bir atmosfere sahip film boyunca sık sık flashback ve hatta flashforward’larla Nasser-Ali’nin hayatından ve ölümü sonrasından kesitler görüyoruz. Bu flashback ve flashforward’ların her birinde sinemaya ait farklı anlatım biçimleri kullanılmış. Yer yer parçalı ışıklar, yer yer “quick cut”lar ve çoğunlukla da animasyon tercih edilmiş. Fakat animasyonlarda da tek bir stil değil anlatılan bölümün atmosferine uygun farklı tarzlar denenmiş. Özellikle bu kısımlarda yönetmenler yaratıcılıklarını gözler önüne sererek seyir zevkini en üst düzeye taşımayı başarmışlar.

Nasser-Ali rolünde izlediğimiz Mathieu Amalric, onun eşini oynayan Maria de Medeiros ve Irane rolündeki Golshifteh Farahani de oldukça etkileyici performanslar sergiliyorlar. Çok karakterli yüz hatlarına sahip olduğunu düşündüğüm Mathieu Amalric, Nasser-Ali rolüne çok çok yakışmış. Golshifteh Farahani ise özellikle filmin son bölümlerinde, göz yaşlarına boğulduğu sahnede içimizi acıtmayı başarıyor. Fakat bir oyuncu olarak, filmde en çok canlandırmayı isteyeceğim evsiz/derviş rolünde Jamel Debbouze oldukça sönük kalmış. Abartısı yersiz ya da yetersiz değil fakat yine de başarısız olmuş, özellikle de rolün işlenmeye nasıl açık olduğu düşünüldüğünde...

Filmin özellikle öne çıkarılması gereken bir diğer yanı ise müzikleri. Zaten bir müzisyenin hayatını anlatan bir filmden de bu beklenirdi. Olivier Bernet filmin ruhunu başarıyla yansıtarak iyi bir iş çıkarmış.

Poulet aux prunes bir masal. Filmin ilk planından sonuna kadar da izleyici bir masal atmosferine sokulmak istenmiş. Fakat özellikle ilk bölümlerde yer yer başarısız olunmuş. Gerçekçilikten isteyerek kaçınıldığı aşikar, fakat masal atmosferinin de bir inandırıcılığı olmalı. Özellikle mizah öğelerinin öne çıktığı bölümlerde ve dekor-ışık gibi etkenlerin masalsı atmosferi yaratmada yetersiz kaldığı yerlerde, masalın içine girmekte zorlanıyorsunuz. Yönetmenler denedikleri farklı anlatım biçimlerinin kimisinde çok etkili olamamışlar sanki. Fakat öykü gerçekten etkileyici olduğundan, film bir zaman sonra sizi tamamıyla içine çekmeye başarıyor. Özellikle Nasser-Ali’nin müziği ve kemanı ile ilk aşkı arasındaki bağ kurulduğunda, masaldan aldığınız keyif de zirveye ulaşmaya başlıyor. Spoiler vermemek için detaya girmek istemiyorum fakat kemanı kırıldığı için artık müzikten keyif almayan ve bu nedenle hayatına son verme kararı alarak ölümü beklemeye başlayan bir sanatçının öyküsü film ilerledikçe bir aşk hikayesine dönüşüyor. Aşkın bir sanatçıdaki önemi ve hatta onu var ediş biçimi keyifli bir dille anlatılıyor. Açıkçası bu dönüşüm benim için filmin en etkileyici yanı oldu.

Poulet aux prunes, masalın içerisine girip kendinizi yönetmenlerin yaratıcılığına bıraktığınızda müthiş bir film deneyimi yaşatıyor.

13 Eylül 2012 Perşembe

Vals Im Bashir


Vals Im Bashir; savaş üzerine bir film ve savaş üzerine bir filmin olması gerektiği gibi dehşet verici. Animasyon belgesel olarak adlandırabileceğimiz, çok da aşina olmadığımız bir türün örneği. Filmin yönetmeni Ari Folman; Lübnan Savaşı’nda, Sabra ve Shatila katliamlarında İsrail ordusunda yer almış bir asker. Vals Im Bashir ile bu geçmişiyle yüzleştiğini söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

Film, savaşa katılan bir arkadaşının devamlı olarak gördüğü bir rüyayı yönetmene anlatmasıyla başlıyor. Yönetmen arkadaşıyla yaptığı konuşma sırasında, savaşa dair neredeyse hiçbir şey hatırlamadığını farkediyor. O gece ilk defa bazı imgeler beyninde yeniden oluşuyor ve savaş anılarını hatırlayabilmek amacıyla savaşa katılan arkadaşlarıyla konuşmaya başlıyor. Vals Im Bashir; yönetmenin arkadaşlarıyla yaptığı buluşmalar, onların öyküleri ve yaşadıkları etrafından 80’lerin başında Lübnan’da gerçekleşen savaşın ve katliamın acılarını gözler önüne sererken; arka planda “hafıza”, “bilinçaltı”, “rüyalar” ve tabii ki “siyaset” çevresinde dolaşan sorgulamalar yer alıyor.

Filmi izlerken zihnimde, filmin ortaya koyduğu ana sorgulamalardan bağımsız sorular da dolaştı. Bunlardan ilki yönetmenin arkadaşıyla yaptığı sohbet sırasında arkadaşının ona yönelttiği “filmlerin iyileştirici etkisi olamaz mı?” sorusuydu. Aslında filmin ana sorgulamasından bağımsız gibi gözükse de, ana çekilme nedeni burada yatıyor bence. Yönetmen bu filmi çekerek kendini iyileştirme çabasında yani. Filmi çekerek etkin değil, izleyerek edilgen olduğumuz zamanlarda bile filmlerin üzerimizde iyileştirici etkisi oluyorsa, yönetmen koltuğuna oturulduğunda hissedilen rahatlama duygusu çok daha yoğun olsa gerek. Bir süre; moralsiz olduğum günlerde kendimi nasıl filmlere kaptırdığımı, hangi dönemlerde kısa filmlerimi çektiğimi, tiyatro için projeler gerçekleştirdiğimi ve bu uğraşların bana nasıl da iyi geldiğini düşündüm. İnsan bir şeylerden rahatsız olduğunda, sanatsal üretkenliğini çok daha yüksek noktalara taşıyabiliyor.

Kafamda oluşan diğer soru işaretleriyse aslında filme getirdiğim eleştirilerle ilgiliydi. Üniversitede sinema eğitimi alırken bir hocamızın söyledikleri, film boyunca aklımı kurcaladı. Sözü kelimesi kelimesine hatırlamıyorum fakat meali “anlatmak istediğiniz şeyi en iyi sinema yoluyla anlatabileceğinizi düşünüyorsanız ancak o zaman onu filme alın,” idi. Ne zaman bir şeyler üretecek olsam, yaptığım işi bu görüşün ışığında eleştirip sağlamasını yapmaya çalıştım. Vals Im Bashir’i izlerken de sık sık, yönetmen bu filmi çekmek yerine, arkadaşlarıyla yaptığı bu söyleşileri kitap haline getirseymiş anlatmak istediği şey gücünden kaybeder miymiş yoksa daha da güçlü mü olurmuş diye düşündüm. Bunun ana nedeni filmin sinematografisinin zayıf olması. Burada da başka bir sorgulama devreye giriyor. Neden animasyon tercih edilmiş? Animasyon büyük anlatım olanakları sunan, zengin bir biçim. Fakat Vals Im Bashir’de bu olanaklardan çok sınırlı bir boyutta faydalanılmış. Röportajlarda bile konuşan kişinin gerçek görüntüsü değil, çizimi konuşturulmuş. Bu da anlatıcının öyküsünü aktarırken yaşadığı duyguları yakalamamızı zorlaştırmış. Oysa bu hissiyatların filme büyük güç katabileceğini düşünüyorum. Bu tarz gerçek öykülerde, çizim çok yaratıcı bir şekilde kullanılmadıkça gerçeklikten gelen sarsıcı etkiyi törpülüyor.

Buradaki ana sorgulamanın eksik kaldığı bir nokta var. Sanatçı kendisini rahatsız eden şeyleri sorgulayarak, bu sorgulamasını paylaşarak, yani kendini ifade ederek bir rahatlama yaşamak istiyor. Evet belki anlatmak istediği konu; resim, yazı vs bir araçla çok daha başarılı bir şekilde anlatılabilir. Fakat sanatçının kendini en rahat hissettiği ve en hakim olduğu sanat sinemaysa bu yolu tercih etmesi çok doğal. Bizim ondan bekleyeceğimiz bu tercihe uygun bir sinematografi ortaya koyarak, anlatmak istediğini sinemanın kalıpları içerisine başarıyla yerleştirebilmesi olmalı. İşte Vals Im Bashir’in eksikliği de daha önce söylediğim gibi tam olarak burada yatıyor. Animasyonlar özellikle siyah ve sarı renklerin hakim olduğu planlarda öykünün ihtiyaç duyduğu duygu yoğunluğunu yer yer yakalasa da genel olarak yavan kalıyor. Özellikle hareketlerde akışkanlık sağlanmaması ve bazı ifadelerin etkili bir biçimde aktarılamaması bunun en önemli nedenleri arasında. Fakat özellikle genç bir askerin savaşa kendisini savaşa götüren tekneden kendisinden kat be kat iri ve çırılçıplak bir kadın tarafından çıkarıldığı ve kadın sırt üstü yüzerken onun üzerinde cenin pozisyonunda yattığı sahne çok etkileyici.

Sinematografik eksikliklerine rağmen, Vals Im Bashir izlenmesi gereken, etkileyici bir film. Savaşa dair gerçek hikayeler her zaman sarsıcı olmuştur. Bu filmde de acımasızca katledilen çocukların, 19 yaşında kendini erkek gibi hissedebilmek için eline silah alan gençlerin, “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin, tüm bunları belgeleyen habercilerin, katliama göz yuman siyasetçilerin, soğuk kanlı katliamcıların, kinin, nefretin, pişmanlığın, acının ve en önemlisi çaresizliğin öykülerini dinliyoruz. Hafızanın en büyük trajediler karşısında kendisini nasıl korumaya aldığına tanık oluyoruz. Ben bunları yaşasam asla unutamazdım denilen şeylerin, yaşayanlar tarafından nasıl da unutulduğunu görüyoruz ve en acısı biliyoruz ki, hepsinin ortak hafızasının yarattığı öyküler bile gerçekte yaşananların yanında sönük kalıyor.

Her şeyden önce, tüm bu yaşananları tekrar hatırlayabilmek ve hatırladıklarını aktarabilmek için gösterdiği çabadan dolayı Ari Folman’ı tebrik etmek lazım. Böyle belgeler insanlığın ortak hafızası için büyük önem taşıyor. Ne acı ki bu ortak hafıza, bu tarz hatıralarla ne kadar dolu olursa olsun, bundan sonra olacakların önüne geçemiyor. Yine de hiç durmadan bunları aktarmak ve Godot’yu bekler gibi tekrarlarının olmayacağını umut etmek düşüyor.

Bu film benim izlediğim, savaşa katılmış bir İsrailli yönetmenin Lübnan’da olanlarla hesaplaşmak için çektiği, ikinci film. Diğer film Samuel Maoz’un çektiği ve benim favori filmler listemde yer alan Lebanon’du. İsrailli yönetmenlerin en azından kendi geçmişleriyle hesaplaşmak, yer yer hükümetlerini ve siyaseti eleştirmek için yaptıkları filmler insana ister istemez kendi toplumunun yaşadığı acıları hatırlatıyor. Ne yazık ki bizde bu acılar anlatılamıyor. Toplum olarak kendi kayıplarımız ve ayıplarımızla yüzleşmekten korktukça, geçmişte yaşananları gizleyip üstünü örtmeye çalıştıkta; kendimizle barışmaktan gitgide uzaklaşıyor, uzaklaştıkça çarpıklaşıyoruz. Bizim de geçmişimizle yüzleşebildiğimiz günlere...

http://www.imdb.com/title/tt1185616/

10 Eylül 2012 Pazartesi

We Need to Talk About Kevin


Oldukça etkileyici bir film var bu sefer karşımızda: http://www.imdb.com/title/tt1242460/

Bu İngilizler işi biliyor. Hele hele BBC... Şu ana kadar izleyip de “vay be iyi çekmişler” demediğim BBC yapımı sayısı oldukça az.

Oldukça yüzeysel bir biçimde, çocuğunu sevmekte zorlanan bir anne ve oğlunun öyküsü diyebileceğimiz filmin başrolünde Tilda Swinton var. Öncelikle filmin karakterine çok uygun bir cast seçimi olduğunu söylemeliyim. Tilda Swinton oyunculuğunu oldukça takdir ettiğim ve fiziksel olarak güzel bulmasam da tavrına hayran olduğum ablalarımızdan. Soğuk yapısı filmle çok iyi oturmuş. Bu filmde Irmak diye bir arkadaşıma da çok benzettim niyeyse. Bu da sizin pek ilgilenmeyeceğiniz bir ayrıntıydı. Neyse. Özellikle Magnolia’da çok çok beğendiğim, sonrasında Chicago’da Mr. Cellophane ile gönlüme taht kuran John Reilly de filmde rol alan bir başka üstat. Kevin’i oynayan bebeler ve ergenlik dönemini canlandıran Ezra Miller da oldukça etkileyici performanslar sergiliyor.

“We Need to Talk About Kevin” oldukça bunalımlı bir atmosferde geçiyor. Eva (Tilda Swinton) yalnız başına yaşayan ve büyük bir depresyon içerisinde olduğu her halinden belli olan bir kadın. Film boyunca Eva’nın yaşadığı geri dönüşlerle evlilik hayatını, çocuklarını ve oğlu Kevin ile yaşadığı problemleri öğreniyor, onu şu anki  bunalımlarına iten olaylara şahit oluyoruz.

Ayrıntılı bir biçimde olayları anlatarak izlemeyenler için filmin keyfini kaçırmak istemiyorum. Kısaca ve yüzeysel olarak durum şu: Eva doğduğu günden bu yana oğluna bir türlü sevgi besleyemez, annesinden sevgi görmeyen oğlu ise sorunlu bir çocuk olarak yetişir ve bu ilişki en sonunda Eva’yı derin bir yalnızlığa itecek olaylara sebep olur.

“Annelik” kavramı, o dönem yaşanan duygular ve düşünceler bir erkek için kadınlara oranla çok daha uzak olmasına rağmen, ben bile Eva ile empati kurabildim. Böyle ayrımlar yapmayı sevmesem de kadınların hele hele annelerin filmi bambaşka bir gözle izleyeceğini düşünüyorum. Yönetmen koltuğunda da bir kadın var: Lynne Ramsay.

Ramsay’in çok başarılı bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Kamera ve ışık kullanımıyla, fludan nete dönen ve sonrasında netten fluya geçen planlarıyla bize Eva’nın ruh halini çok iyi bir biçimde yaşatıyor. O bunalımı, sıkıntıyı iliklerimize kadar hissetmemizi sağlıyor. İzleyiciyi öyküyü yaşayan karakter olarak konumlamasa da tanık olan, yakından gözleyen ve empati kuran kişilere dönüştürüyor. Öyle ki Eva arabasıyla düşüncelere dalmış bir şekilde ilerlerken gerim gerim gerilebiliyorsunuz. Hem de fonda oldukça neşeli bir şarkı çalarken.

Şarkı demişken filmin müziklerine gelelim. Genel atmosferin aksine, film boyunca duyduğumuz müzikler çoğunlukla neşeli. Fakat dikkatle dinlendiğini yönetmenin yorumunu şarkının sözleri arasına gizlediğini gözlemleyebiliyorsunuz. Bu anlamda müzik seçimini çok başarılı buldum. Bir yandan atmosferle tezat bir hava uyandırırken bir yandan öykünün tam içerisinde yer alıyor. Zaten atmosfer o kadar iyi verilmiş ki bir de müzikle güçlendirmeye gerek kalmıyor.

Işık kullanımının çok iyi olduğunu daha önce de söylemiştim. Fakat uzun zamandır renk kodlamasının bu kadar iyi kotarıldığı film çok fazla izlemedim. Genel olarak “sarı” ve “kırmızı” ağırlıklı tonlar hakim. Sarı izleyiciyi rahatsız eden, gerilim yaratan bir renk, bu filmde de rahatsız olmamız gereken çok şey var. Kırmızı ise daha çok kan çağrışımı için kullanılmış.

Açıkçası filmin en büyük kusurlarından birinin kan simgeselleştirmesinin abartılması olduğunu düşünüyorum. Eva’nın evindeki kırmızı boyayı çıkararak aslında depresyon halinden çıkmaya çabalamasının ve olaylarla barışma mücadelesinin simgeleştirilmesi biraz klişe olmuş. Zaten film boyunca da domates suyundan tutundan da reçele kadar her tür kırmızı nesneyle, kan göndermesi yapılmış. Biraz fazla kaçmış. Hani bir oyun vardır, film izlerken bir replik söylendiğinde ya da bir nesne ekranda görüldüğünde herkes bir shot içer ve sarhoş olunur ya, bu filmde kırmızı akışkan kullanılarak kan göndermesi yapılan her an bir shot içsek kafayı fena halde buluruz. Bunda filmin gerilimli atmosferinin de etkisi olur tabii.

Yazıyı bitirirken özellikle iki sahneden bahsetmem gerekiyor. İlki Eva'nın doğum sahnesi. Bu sahnede yönetmenin bakışını çok iyi yansıttığını görüyoruz. Sinemada izlediğim unutulmaz doğum sahneleri arasında yerini aldı. Bir diğeri de filmin sonunda yer alan ve insanın içine işleyen kucaklaşma sahnesi. Bu sahne ise özellikle oyunculuklarla ve öykünün bütünlüğü içerisinde büyük anlam taşıyor.


We Need to Talk About Kevin, ağır ağır akan, sindirile sindirile izlenen ve hissedilen bir film. Işıklarıyla, kamera kullanımıyla, renkleriyle sizi bir atmosferin içerisine sokuyor. Bu atmosfer aslında hayatın ta kendisi. Gerçek ve gerçekçi olduğu kadar da etkileyici. Toplumun Eva'ya karşı takındığı tavır da mide bulandırsa da ne yazık ki bu gerçekçiliğin içinde yer alıyor.

 

Cowboys & Aliens


İlk yazdığım yazının benim için özel bir film hakkında olmasını isterdim ama eskiden izlemiş olduğum filmleri yazmayacağım. Taze taze yazacağım. E şimdi yazmak için beni etkileyecek bir film beklemek de saçma olacak. Madem durum bu o halde, neden “Cowboys & Aliens” hakkında yazmıyorum.

IMDB linkini de vereyim: http://www.imdb.com/title/tt0409847/

Efenim bu film sinemalara geldiğinde iki sinema türünü buluşturduğu için keyifli olabilir gibi gelmişti. Ortaya absürd ve kült olabilecek bir şey koyulabilir diye düşünüp, sinemada izleyeyim demiştim ki aslında action film seven biri sayılmam. Sonra dediğimi yapmadım. İyi ki de yapmamışım.

Kovboylar dönemine uzaylıları yerleştirdiğimizde aslında sinemanın klişeleri kullanılarak, biraz alay edilerek vs çok keyifli bir film elde edilebilir. Yani fikir iyi bence. Fakat olayı çok ciddiye almışlar. Saçmalasalar daha memnun edici bir film olabilirmiş. Filmin en saçma yeri Daniel Craig’in fırsatı varken Olivia Wilde ile sevişmemesi. En mantıklı yeriyse Olivia Wilde’ın (dikkat spoiler) insan rolünde olmaması. Geniş alınlı kadınlara olan zaafımdan olsa gerek, memeleri olmasa da Olivia Wilde’ın insan olmadığını, daha güzel bir ırktan olduğunu düşünürüm. Tron’dan sonra bu filmde de böyle bir roldeydi. Yine pis pis sırıttım.

Gelelim filme. Çok fazla spoiler vermeden kısaca filmi anlatacağım. Onun dışında zaten pek ahkâm kesilecek yanı yok. Film James Bond olarak tanıdığımız Daniel Craig’in kendisini çölün ortasında, yaralı ve kolunda garip bir bilezikle bulmasıyla başlıyor. Eleman pek bir şey hatırlamıyor, fakat karşısına çıkan ilk bela karşısında dövüşmeyi ve ateş etmeyi pek de unutmadığını ve nasıl bir “badass” olduğunu görüyoruz.

Neyse bir kasabaya varıyor. İyi kalpli rahip, bir suçlu bile olsa, yarasını iyileştiriyor filan. Böyle ufak çaplı misyonerlikler var film boyunca, hele finalde bir sahnede kiliseyi öyle konumluyorlar ki “yeaaa üffff manyak mısınız la?” demekten kendimi alamadım. Sanki hemen tövbe edip haç çıkartacağız.

Kasabada hemen karakterleri tanımaya başlıyoruz. Bar işleten doktor (Görsen vahşi batıda demezsin. Hani sonradan en kritik yerde birini vurur da şaşırırsın ya. Heh işte o adam.), sarhoş bir zengin çocuğu (Bunu Türkiye’de 2 gün yaşatmazlar), onun zengin ve eski asker babası (badass 2), şerif, şerifin torunu, zengin babanın kızılderili çalışanı, bir de güzel bir hatun. Tabii kolunda garip bilezikle dolaşan Jake Lonergan da var. (Burada yalnız kovboy modu muvcut. Soy isimden de belli zaten.)

Sarhoş ve züppe çocuk olay çıkartıyor, Jake fiyakasını bozuyor. Çocuğu tutukluyorlar, sonra Jake’in de arandığını farkedip onu da hapse tıkıyorlar. Bu arada çocuğun babası adamlarını toplayıp oğlunu kurtarmaya geliyor. Buradaki büyük karşılaşma sırasında da ortak düşman olan uzaylılar ortaya çıkıp kasabalıları kaçırıyor. Sonrası klasik öykü zaten. Düşmanlıklar yavaş yavaş unutulup insanlar ortak düşmana karşı birleşiyorlar. Tabii ki kovboy filmlerinin olmazsa olmazları haydutlar ve kızılderililer de filmde beliriyor. Sürpriz final: İnsanlar kazanıyor.

Görsel efekt olarak başarılı bir film. Kadro ve oyunculuklar iyi. Onun dışında iyi bir fikir, kötü işlenmiş bence. Klasik bir kurgu, araya çoğu sıradan Amerikan filmindeki gibi basit duygusallıklar katılmaya çalışılmış. Oysa kovboy filmi kültleri ve uzaylı istilası birleştirildiğinde elde inanılmaz bir malzeme oluşuyor. Yeterince faydalanılamamış.

Zaman öldürmek istiyorsanız izlenebilecek bir film. Ama bilin ki o zaman gerçekten ölecek. Ha bazı filmler zamanı uzun ve acılı bir süreçte öldürüyor. Bunda durum o kadar vahim değil. Zamanın nasıl öldüğünü bile anlamıyorsun. Ama sonuçta ölüyor yani.

İyi seyirler...

niye ki?


Efenim ben bazen bir şeyler izliyorum. İzledikçe haklarında bir şeyler karalayayım diye düşünüyorum. Bazen tembellik edip yazmıyorum, bazen yazıyorum. Eğer yazarsam bundan böyle buraya yazacağım. Belki siz de okursunuz. Kimisi güzel şeyler olur, kimisini beğenmem. Kimi hakkında ukalalık yapmak isterim, kiminin önünde saygıyla eğilirim vs vs. Yani demem o ki burada daha çok sinema ile ilgili bir şeyler olacak. Arada tiyatro da olabilir. Bazen kitaplar filan olur. Ama dediğim gibi sinema ağırlıklı olacak. Beğendiğim, beğenmediğim şeyler olacak. Öyle işte. Merhabalar.