18 Eylül 2012 Salı

restless


Uzun zamandır bu kadar etkilendiğim bir film izlememiştim. Hani film biter, kıpırtısız kalırsın, susarsın, filmi sindirirsin ya; işte onlardan.

Gus Van Sant ilginç bir yönetmen. Elephant filmi favori filmler listemdedir, Milk de gayet başarılı bir iştir. En çok bilinen filmi de Good Will Hunting olsa gerek. Fakat birçok arkadaşıma “Allah cezasını versin o filmin” dedirten Gerry’nin yönetmenlik koltuğunda da o var. Gerry hakkındaki düşüncelerim çok parlak olmasa da Gus Van Sant; filmlerini merakla izlediğim bir isim.

Bu kez Restless’la çok sarsıcı bir öyküyü, sade ve duru bir dille anlatmış.

Film genç bir çocuğun yere uzanıp beyaz tebeşirle cinayet mahallindeki cesetlere yapıldığı gibi vücudunun etrafını çizdiği bir planla başlıyor. Bu çocuk Enoch Brae. Yakın bir zamanda, bir trafik kazasında ailesini kaybetmiş. Kendisi de uzun bir süre komada kalmış, hatta 3 dakika süreyle kalbi durmuş. Yaşadığı travma sonrasında hayatla ve ölümle ciddi bir sorgulamaya girmiş ve hayat enerjisini kaybetmiş. Gününün büyük kısmını hiç tanımadığı insanların cenazelerine giderek ve kaza sonrasında görmeye başladığı bir Japon kamikaze pilotunun hayaletiyle arkadaşlık ederek geçirmeye başlamış. 


Enoch yine hiç tanımadığı birinin anma törenine gittiğinde bir kızla tanışır. Bu kız Annabel Cotton. Darwin hayranı, kuş türlerine ve böceklere meraklı, hayat dolu, neşe saçan biri. Fakat kanser hastası ve yalnızca 3 aylık bir ömrü var.

Film bu iki karakterin birbirlerine duydukları aşkı anlatıyor. Yönetmen ikisinin hayata bakışındaki zıtlıkları ve benzerlikleri çok iyi vurgulamış. İkisi de sıra dışı karakterler, ikisinin de hayal güçleri çok güçlü, birisi hayata sıkı sıkıya bağlıyken, diğeri hayattan keyif almaz bir halde. Birisi rengarenk giyinirken, diğeri simsiyah giyiniyor. Fakat ömrü tükenmekte olan, rengarenk giysiler içinde hayata gülerek bakan...

 Enoch, Annabel’in yalnızca 3 ay ömrü kaldığını öğrendiğinde, “3 aya çok fazla şey sığdırılabileceğini” söylüyor. Biz de film boyunca aşkın 3 ay içerisine neleri sığdırabileceğine tanık oluyoruz. İlk elele tutuşma, ilk öpücük, ilk sevişme, ilk kavga, ilk ayrılık... Sonunun üzücü olacağını baştan bildiğimiz bir film boyunca, mutlulukla gülümsüyoruz, seviniyoruz, tabii ki yer yer burulup iniş çıkışlar yaşıyoruz. Sonuçta beklenen son geldiğindeyse ilginç bir şekilde üzülmediğimizi görüyoruz. Enoch’u ilk kez açık renk bir elbise ile gördüğümüz final sahnesi, Enoch’un gülüşü sonu bir şekilde ayrılıkla bile bitse aşkın nasıl mutluluk verici olduğunu hatırlatıyor. (Bu planda Enoch’un dilinden birkaç sözcük dökülseydi, sahnenin etkisi kaybolurdu. Bu tercihten dolayı Gus Van Sant’a şapka çıkarmak gerekiyor.)

Bazı filmler, bazı ilişkiler gibi bütünüyle algılanıyor. Bu film de onlardan biri. Tabii ki kimi anları öne çıkıyor, daha çok keyif veriyor, fakat bütünüyle bakıldığında kazandığı anlam çok daha başka. Yer yer mutlulukla gözleriniz parlarken, bazı replikler gelip boğazınızda düğümleniyor.

Enoch ile Annabel’in birlikte morga gittikleri sahne, ormandaki keyifli kovalamaca, Enoch’un Annabel’i ailesinin mezarına götürmesi ve oradaki konuşmaları, yönetmenin bizi başarıyla ters köşeye yatırdığı bölüm, hastanede yanyana uzanmaları ve daha birçok sahne zihninize kazınsa da esas olarak filmin yaşattığı duygular ve öykünün güzelliği önemli olan.

Filmin iki başrol oyuncusu Dennis Hopper’ın oğlu Henry Hopper ve önce Tim Burton’ın Alice’i olarak karşımıza çıkan daha sonra benim Albert Nobbs’taki rolüyle de hayran kaldığım Mia Wasikowska. Onlara, hayalet Japon kamikaze pilotu Hiroshi rolüyle Ryo Kase eşlik ediyor. Hiroshi öyküleriyle filmin ölüm-yaşam-intihar-aşk sorgulamasına büyük katkıda bulunan bir karakter. Özellikle finalde okunan, onun sevgilisine yazdığı fakat asla gönderemediği mektup çok etkileyici.

Restless’ta tüm oyuncular oldukça doğal ve başarılı bir performans sergiliyorlar. Henry Hopper, Enoch’un ruh halini çok iyi yansıtmış. Annabel rolünde Mia Wasikowska mutlu oldukça, gülümsedikçe izleyicinin de gözleri gülüyor. Benim ayrıca içimin yağlarının eridiğini de gereksiz bir bilgi olarak eklemeliyim. Biraz fazla şeker.

Yönetmen Gus Van Sant, hikayenin gücünün bilinciyle hareket etmiş. Filmi süslemeye gerek duymamış. Zaten öykü o kadar sarsıcı ki süslemek için kullanılan her öğe, dikkatimizi öyküden başka yerlere çeken her detay, filmin gücünü ve etkisini zayıflatırdı. Doğru ışık, düzgün planlar, güzel manzaralar ve çok çok güçlü bir hikaye ortaya büyüleyici bir film çıkarmış.

Tabii bir de filmin müziklerinden bahsetmek gerek. Gus Van Sant özgeçmişinde müzikle ilgili birçok yapım bulunduran bir isim. Filmdeki müzik tercihleri de bunu yansıtmış. Bugün filmdeki her bir şarkıyı tekrar dinledim, birazdan yeniden dinleyeceğim. Orjinal soundtrack’i olmadığından yazının sonunda şarkıların listesini paylaşacağım.

Sinemada hayata dokunan, onun güzelliklerini ve arızalarını gözler önüne seren, gerçek ve sade bir öykü benim için her zaman en önemli öğelerden olmuştur. Restless da tüm bu özellikleriyle dikkat çekiyor. Sizin de hayata, ölüme, aşka dair güzel bir öyküye ayıracak zamanınız varsa kaçırmayın derim. Hatta zaman yoksa yaratmaya çalışın.

I’m with you – The Stills
Two of us – The Beatles
The fairiest of the seasons – Nico
Je ne veux pas travailler – Pink Martini
Rake – Sufyan Stevens
Wolverine – Sufyan Stevens
Soft Shock – Yeah Yeah Yeahs
Wisconsin – Bon Iver

2 yorum:

  1. Eline sağlık,diğer blogun kadar başarılı olmuş.

    YanıtlaSil
  2. teşekkürler ilk yorumun sahibi anonim. bunu duyduğuma sevindim.

    YanıtlaSil