13 Eylül 2012 Perşembe

Vals Im Bashir


Vals Im Bashir; savaş üzerine bir film ve savaş üzerine bir filmin olması gerektiği gibi dehşet verici. Animasyon belgesel olarak adlandırabileceğimiz, çok da aşina olmadığımız bir türün örneği. Filmin yönetmeni Ari Folman; Lübnan Savaşı’nda, Sabra ve Shatila katliamlarında İsrail ordusunda yer almış bir asker. Vals Im Bashir ile bu geçmişiyle yüzleştiğini söylemek çok da yanlış olmaz sanırım.

Film, savaşa katılan bir arkadaşının devamlı olarak gördüğü bir rüyayı yönetmene anlatmasıyla başlıyor. Yönetmen arkadaşıyla yaptığı konuşma sırasında, savaşa dair neredeyse hiçbir şey hatırlamadığını farkediyor. O gece ilk defa bazı imgeler beyninde yeniden oluşuyor ve savaş anılarını hatırlayabilmek amacıyla savaşa katılan arkadaşlarıyla konuşmaya başlıyor. Vals Im Bashir; yönetmenin arkadaşlarıyla yaptığı buluşmalar, onların öyküleri ve yaşadıkları etrafından 80’lerin başında Lübnan’da gerçekleşen savaşın ve katliamın acılarını gözler önüne sererken; arka planda “hafıza”, “bilinçaltı”, “rüyalar” ve tabii ki “siyaset” çevresinde dolaşan sorgulamalar yer alıyor.

Filmi izlerken zihnimde, filmin ortaya koyduğu ana sorgulamalardan bağımsız sorular da dolaştı. Bunlardan ilki yönetmenin arkadaşıyla yaptığı sohbet sırasında arkadaşının ona yönelttiği “filmlerin iyileştirici etkisi olamaz mı?” sorusuydu. Aslında filmin ana sorgulamasından bağımsız gibi gözükse de, ana çekilme nedeni burada yatıyor bence. Yönetmen bu filmi çekerek kendini iyileştirme çabasında yani. Filmi çekerek etkin değil, izleyerek edilgen olduğumuz zamanlarda bile filmlerin üzerimizde iyileştirici etkisi oluyorsa, yönetmen koltuğuna oturulduğunda hissedilen rahatlama duygusu çok daha yoğun olsa gerek. Bir süre; moralsiz olduğum günlerde kendimi nasıl filmlere kaptırdığımı, hangi dönemlerde kısa filmlerimi çektiğimi, tiyatro için projeler gerçekleştirdiğimi ve bu uğraşların bana nasıl da iyi geldiğini düşündüm. İnsan bir şeylerden rahatsız olduğunda, sanatsal üretkenliğini çok daha yüksek noktalara taşıyabiliyor.

Kafamda oluşan diğer soru işaretleriyse aslında filme getirdiğim eleştirilerle ilgiliydi. Üniversitede sinema eğitimi alırken bir hocamızın söyledikleri, film boyunca aklımı kurcaladı. Sözü kelimesi kelimesine hatırlamıyorum fakat meali “anlatmak istediğiniz şeyi en iyi sinema yoluyla anlatabileceğinizi düşünüyorsanız ancak o zaman onu filme alın,” idi. Ne zaman bir şeyler üretecek olsam, yaptığım işi bu görüşün ışığında eleştirip sağlamasını yapmaya çalıştım. Vals Im Bashir’i izlerken de sık sık, yönetmen bu filmi çekmek yerine, arkadaşlarıyla yaptığı bu söyleşileri kitap haline getirseymiş anlatmak istediği şey gücünden kaybeder miymiş yoksa daha da güçlü mü olurmuş diye düşündüm. Bunun ana nedeni filmin sinematografisinin zayıf olması. Burada da başka bir sorgulama devreye giriyor. Neden animasyon tercih edilmiş? Animasyon büyük anlatım olanakları sunan, zengin bir biçim. Fakat Vals Im Bashir’de bu olanaklardan çok sınırlı bir boyutta faydalanılmış. Röportajlarda bile konuşan kişinin gerçek görüntüsü değil, çizimi konuşturulmuş. Bu da anlatıcının öyküsünü aktarırken yaşadığı duyguları yakalamamızı zorlaştırmış. Oysa bu hissiyatların filme büyük güç katabileceğini düşünüyorum. Bu tarz gerçek öykülerde, çizim çok yaratıcı bir şekilde kullanılmadıkça gerçeklikten gelen sarsıcı etkiyi törpülüyor.

Buradaki ana sorgulamanın eksik kaldığı bir nokta var. Sanatçı kendisini rahatsız eden şeyleri sorgulayarak, bu sorgulamasını paylaşarak, yani kendini ifade ederek bir rahatlama yaşamak istiyor. Evet belki anlatmak istediği konu; resim, yazı vs bir araçla çok daha başarılı bir şekilde anlatılabilir. Fakat sanatçının kendini en rahat hissettiği ve en hakim olduğu sanat sinemaysa bu yolu tercih etmesi çok doğal. Bizim ondan bekleyeceğimiz bu tercihe uygun bir sinematografi ortaya koyarak, anlatmak istediğini sinemanın kalıpları içerisine başarıyla yerleştirebilmesi olmalı. İşte Vals Im Bashir’in eksikliği de daha önce söylediğim gibi tam olarak burada yatıyor. Animasyonlar özellikle siyah ve sarı renklerin hakim olduğu planlarda öykünün ihtiyaç duyduğu duygu yoğunluğunu yer yer yakalasa da genel olarak yavan kalıyor. Özellikle hareketlerde akışkanlık sağlanmaması ve bazı ifadelerin etkili bir biçimde aktarılamaması bunun en önemli nedenleri arasında. Fakat özellikle genç bir askerin savaşa kendisini savaşa götüren tekneden kendisinden kat be kat iri ve çırılçıplak bir kadın tarafından çıkarıldığı ve kadın sırt üstü yüzerken onun üzerinde cenin pozisyonunda yattığı sahne çok etkileyici.

Sinematografik eksikliklerine rağmen, Vals Im Bashir izlenmesi gereken, etkileyici bir film. Savaşa dair gerçek hikayeler her zaman sarsıcı olmuştur. Bu filmde de acımasızca katledilen çocukların, 19 yaşında kendini erkek gibi hissedebilmek için eline silah alan gençlerin, “yanlışlıkla” öldürülen sivillerin, tüm bunları belgeleyen habercilerin, katliama göz yuman siyasetçilerin, soğuk kanlı katliamcıların, kinin, nefretin, pişmanlığın, acının ve en önemlisi çaresizliğin öykülerini dinliyoruz. Hafızanın en büyük trajediler karşısında kendisini nasıl korumaya aldığına tanık oluyoruz. Ben bunları yaşasam asla unutamazdım denilen şeylerin, yaşayanlar tarafından nasıl da unutulduğunu görüyoruz ve en acısı biliyoruz ki, hepsinin ortak hafızasının yarattığı öyküler bile gerçekte yaşananların yanında sönük kalıyor.

Her şeyden önce, tüm bu yaşananları tekrar hatırlayabilmek ve hatırladıklarını aktarabilmek için gösterdiği çabadan dolayı Ari Folman’ı tebrik etmek lazım. Böyle belgeler insanlığın ortak hafızası için büyük önem taşıyor. Ne acı ki bu ortak hafıza, bu tarz hatıralarla ne kadar dolu olursa olsun, bundan sonra olacakların önüne geçemiyor. Yine de hiç durmadan bunları aktarmak ve Godot’yu bekler gibi tekrarlarının olmayacağını umut etmek düşüyor.

Bu film benim izlediğim, savaşa katılmış bir İsrailli yönetmenin Lübnan’da olanlarla hesaplaşmak için çektiği, ikinci film. Diğer film Samuel Maoz’un çektiği ve benim favori filmler listemde yer alan Lebanon’du. İsrailli yönetmenlerin en azından kendi geçmişleriyle hesaplaşmak, yer yer hükümetlerini ve siyaseti eleştirmek için yaptıkları filmler insana ister istemez kendi toplumunun yaşadığı acıları hatırlatıyor. Ne yazık ki bizde bu acılar anlatılamıyor. Toplum olarak kendi kayıplarımız ve ayıplarımızla yüzleşmekten korktukça, geçmişte yaşananları gizleyip üstünü örtmeye çalıştıkta; kendimizle barışmaktan gitgide uzaklaşıyor, uzaklaştıkça çarpıklaşıyoruz. Bizim de geçmişimizle yüzleşebildiğimiz günlere...

http://www.imdb.com/title/tt1185616/

2 yorum:

  1. ben mevzuya yaklaşımını sevmiştim bu filmin. eyyorlamam bu.

    YanıtlaSil
  2. evet yaklaşımı, dürüstlüğü, yorumlayışı çok başarılı. sinematografisi biraz daha iyi olsa, mükemmel bir film olacakmış. yine de çok çok iyi.

    YanıtlaSil