10 Eylül 2012 Pazartesi

We Need to Talk About Kevin


Oldukça etkileyici bir film var bu sefer karşımızda: http://www.imdb.com/title/tt1242460/

Bu İngilizler işi biliyor. Hele hele BBC... Şu ana kadar izleyip de “vay be iyi çekmişler” demediğim BBC yapımı sayısı oldukça az.

Oldukça yüzeysel bir biçimde, çocuğunu sevmekte zorlanan bir anne ve oğlunun öyküsü diyebileceğimiz filmin başrolünde Tilda Swinton var. Öncelikle filmin karakterine çok uygun bir cast seçimi olduğunu söylemeliyim. Tilda Swinton oyunculuğunu oldukça takdir ettiğim ve fiziksel olarak güzel bulmasam da tavrına hayran olduğum ablalarımızdan. Soğuk yapısı filmle çok iyi oturmuş. Bu filmde Irmak diye bir arkadaşıma da çok benzettim niyeyse. Bu da sizin pek ilgilenmeyeceğiniz bir ayrıntıydı. Neyse. Özellikle Magnolia’da çok çok beğendiğim, sonrasında Chicago’da Mr. Cellophane ile gönlüme taht kuran John Reilly de filmde rol alan bir başka üstat. Kevin’i oynayan bebeler ve ergenlik dönemini canlandıran Ezra Miller da oldukça etkileyici performanslar sergiliyor.

“We Need to Talk About Kevin” oldukça bunalımlı bir atmosferde geçiyor. Eva (Tilda Swinton) yalnız başına yaşayan ve büyük bir depresyon içerisinde olduğu her halinden belli olan bir kadın. Film boyunca Eva’nın yaşadığı geri dönüşlerle evlilik hayatını, çocuklarını ve oğlu Kevin ile yaşadığı problemleri öğreniyor, onu şu anki  bunalımlarına iten olaylara şahit oluyoruz.

Ayrıntılı bir biçimde olayları anlatarak izlemeyenler için filmin keyfini kaçırmak istemiyorum. Kısaca ve yüzeysel olarak durum şu: Eva doğduğu günden bu yana oğluna bir türlü sevgi besleyemez, annesinden sevgi görmeyen oğlu ise sorunlu bir çocuk olarak yetişir ve bu ilişki en sonunda Eva’yı derin bir yalnızlığa itecek olaylara sebep olur.

“Annelik” kavramı, o dönem yaşanan duygular ve düşünceler bir erkek için kadınlara oranla çok daha uzak olmasına rağmen, ben bile Eva ile empati kurabildim. Böyle ayrımlar yapmayı sevmesem de kadınların hele hele annelerin filmi bambaşka bir gözle izleyeceğini düşünüyorum. Yönetmen koltuğunda da bir kadın var: Lynne Ramsay.

Ramsay’in çok başarılı bir iş çıkardığını söyleyebilirim. Kamera ve ışık kullanımıyla, fludan nete dönen ve sonrasında netten fluya geçen planlarıyla bize Eva’nın ruh halini çok iyi bir biçimde yaşatıyor. O bunalımı, sıkıntıyı iliklerimize kadar hissetmemizi sağlıyor. İzleyiciyi öyküyü yaşayan karakter olarak konumlamasa da tanık olan, yakından gözleyen ve empati kuran kişilere dönüştürüyor. Öyle ki Eva arabasıyla düşüncelere dalmış bir şekilde ilerlerken gerim gerim gerilebiliyorsunuz. Hem de fonda oldukça neşeli bir şarkı çalarken.

Şarkı demişken filmin müziklerine gelelim. Genel atmosferin aksine, film boyunca duyduğumuz müzikler çoğunlukla neşeli. Fakat dikkatle dinlendiğini yönetmenin yorumunu şarkının sözleri arasına gizlediğini gözlemleyebiliyorsunuz. Bu anlamda müzik seçimini çok başarılı buldum. Bir yandan atmosferle tezat bir hava uyandırırken bir yandan öykünün tam içerisinde yer alıyor. Zaten atmosfer o kadar iyi verilmiş ki bir de müzikle güçlendirmeye gerek kalmıyor.

Işık kullanımının çok iyi olduğunu daha önce de söylemiştim. Fakat uzun zamandır renk kodlamasının bu kadar iyi kotarıldığı film çok fazla izlemedim. Genel olarak “sarı” ve “kırmızı” ağırlıklı tonlar hakim. Sarı izleyiciyi rahatsız eden, gerilim yaratan bir renk, bu filmde de rahatsız olmamız gereken çok şey var. Kırmızı ise daha çok kan çağrışımı için kullanılmış.

Açıkçası filmin en büyük kusurlarından birinin kan simgeselleştirmesinin abartılması olduğunu düşünüyorum. Eva’nın evindeki kırmızı boyayı çıkararak aslında depresyon halinden çıkmaya çabalamasının ve olaylarla barışma mücadelesinin simgeleştirilmesi biraz klişe olmuş. Zaten film boyunca da domates suyundan tutundan da reçele kadar her tür kırmızı nesneyle, kan göndermesi yapılmış. Biraz fazla kaçmış. Hani bir oyun vardır, film izlerken bir replik söylendiğinde ya da bir nesne ekranda görüldüğünde herkes bir shot içer ve sarhoş olunur ya, bu filmde kırmızı akışkan kullanılarak kan göndermesi yapılan her an bir shot içsek kafayı fena halde buluruz. Bunda filmin gerilimli atmosferinin de etkisi olur tabii.

Yazıyı bitirirken özellikle iki sahneden bahsetmem gerekiyor. İlki Eva'nın doğum sahnesi. Bu sahnede yönetmenin bakışını çok iyi yansıttığını görüyoruz. Sinemada izlediğim unutulmaz doğum sahneleri arasında yerini aldı. Bir diğeri de filmin sonunda yer alan ve insanın içine işleyen kucaklaşma sahnesi. Bu sahne ise özellikle oyunculuklarla ve öykünün bütünlüğü içerisinde büyük anlam taşıyor.


We Need to Talk About Kevin, ağır ağır akan, sindirile sindirile izlenen ve hissedilen bir film. Işıklarıyla, kamera kullanımıyla, renkleriyle sizi bir atmosferin içerisine sokuyor. Bu atmosfer aslında hayatın ta kendisi. Gerçek ve gerçekçi olduğu kadar da etkileyici. Toplumun Eva'ya karşı takındığı tavır da mide bulandırsa da ne yazık ki bu gerçekçiliğin içinde yer alıyor.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder