3 Ekim 2013 Perşembe

Omar


Film Ekimi’nde izlediğim ikinci film Paradise Now’dan tanıdığımız Filistinli yönetmen Hany Abu-Asad’ın filmi Omar oldu. Omar; İsrail işgalindeki Filistin’de geçen bir aşk ve direniş öyküsü.

Omar, Tarek ve Amjad; işgal altında yaşayan direnişçi Filistinliler’dir. Gündüz işlerinde çalışıp, bir yandan da eylem için hazırlık yapmaktadırlar. Omar, Tarek’in kardeşi Nadia ile gizli bir aşk yaşamaktadır. Sonunda eylem günü gelir ve üçlünün hayatı başarıyla gerçekleştirdikleri operasyondan sonra tamamen değişir. Omar için tutuklanma, işkence, hainlikle suçlanma, dışlanma ve ikilemlerle dolu bir süreç başlar. Bu karmaşanın içerisinde hayatını, aşkını, dostlarını ve mücadelesini korumak için çabalar. İsrail’in nefesi ensesindeyken bu hiç de kolay değildir.



Omar’da yönetmen Abu-Asad; samimi karakterler, abartısız olay örgüsü ve yalın bir sinematografiyle gerçeklik duygusunu en üst seviyede yaşatmış. Akıcı diyaloglar ve mizahı kullanarak karakterleri ilk andan itibaren seyirciye sevdirmeyi başarmış. Mücadelesi, direnişi ve hepsinden önde gelen aşkıyla Omar ile seyirci arasında güçlü bir bağ ve özdeşleşme oluşturmuş. Üstelik bunları yaparken ajanların, hainlerin, iki taraflı çalışanların kol gezdiği, farklı olasılıklarla dolu kaotik bir ortamda geçen öyküyü tüm inandırıcılığıyla aktarmak gibi zor bir işin de üstesinden gelmiş. Öykünün izleyiciyi sık sık ters köşeye yatıran kurgusu, karakterlerin sıcaklığıyla birlikte filmin en güçlü yanı olmuş. 


 Abu-Asad’ın bu gerçekçiliği yakalamasında oyunculardan aldığı katkının da payı büyük. Omar’da Adam Bakri, Amjad’da Samer Bisharat ve Nadia’da Leem Lubany’nin performansları oldukça doğal, Tarek rolünde Iyad Hoorani ise yer yer bu üçlüye ayak uydurmakta zorlanmış. Waleed Zuaiter ise devletin kirli taktiklerini ustaca kullanan İsrailli ajan Rami rolünde incelikli bir oyunculuk sergilemiş.

Omar; güçlü bir öykü eşliğinde, işgal altındaki Filistin’i başarıyla resmediyor. Omar’ın aşkı ve mücadelesi, izleyiciyi soru işaretleriyle dolu bir yolculukta kendini sorgulamaya ve Omar’ın ikilemlerini derinden yaşamaya çağırıyor.


29 Eylül 2013 Pazar

Wakolda/Aile Doktoru


Film Ekimi’nin açılışını Wakolda/Aile Doktoru ile yaptım. Arjantinli yönetmen Lucia Puenzo’nun yazıp yönettiği film, gerçek bir hikayeden yola çıkarak Auschwitz’de görev almış Alman SS subayı ve bilim adamı Josef Mengele ile hayatları kesişen bir aileyi anlatıyor.

Aile, Mengele ile Nazi Almanyası’nın çöküşü sonrasında bir yolculuk sırasında tanışıyor. Mengene; Patagonya çölünden geçerek Bariloche’ye gidecektir, fakat çöl yolu bilmeyenlerin seyahat etmesi için tehlikelidir. Bu nedenle Mengene aynı yöne gidecek olan aileyi takip ederek yol alır. Bu sırada gördüğü Lilith, onun çok ilgisini çekmiştir. 12 yaşındaki bu kız çocuğu yaşıtlarına göre oldukça kısa ve çelimsizdir, Mengele ise genetik ve hormonlarla ilgilenen, hamileler ve bebekler üzerinde deneyler yapan tehlikeli bir bilim adamıdır.

Yolculuk bitip kente yerleştiklerinden bir süre sonra Mengele, ailenin işletmeye başladığı otele yerleşmeye karar verir. Bu sırada Lilith’le daha yakından ilgilenmeye ve babasının karşı çıkmasına rağmen, annesinin izniyle, gelişimini hızlandıracak bir tedaviye başlar. Lilith’in annesi Eva ise hamiledir, üstelik ikizleri olacaktır ve bu tam da Mengele’nin ilgi alanıdır. Bu sırada İsrail ise bir Nazi avı başlatmış, ajanlarıyla Hitler sonrası dünyanın dört bir yanına fakat özellikle de Güney Amerika’ya kaçan Nazilerin peşini sürmektedir.

                                                                                                                                
Puenzo; Nazi Almanyası sonrası dönemden sinemanın pek de el atmadığı bir konuyu ele almış. Olayın tarihi boyutunu çok da süslemeden, sadelikle izleyiciye aktarmış. Belgesel yanı kuvvetli bir filmin altına imzasını atmış. İşin dramatik boyutunu da  ailenin Mengele’nin gerçek kimliğini bilmemesini etkili bir gerilim unsuruna dönüştürerek güçlendirmiş. Fakat yine de Wakolda’da eksik kalan bir şeyler var. Belki yukarıda bahsettiğim gerilim dışındaki çatışmaların yeterince güçlü işlenmemesi bunun nedeni olabilir. Örneğin İsrail ajanlarının Mengele’yi arıyor olması, babanın Lilith’in muayene edilmesine karşı çıkması daha etkili olarak kullanılabilir, seyirci hikayenin içine çok daha fazla çekilebilirdi. Puenzo, filmin dramatik yönünden çok tarihi yönüne odaklanmış. Lilith’in babasının ürettiği, her biri birbirinden farklı bebekleri, Mengele’nin tek tip fabrikasyona dönüştürme çabasını kullanarak Nazi Almanyası’na ve faşizme yerinde bir gönderme yapmayı da ihmal etmemiş. 

Wakolda, tarihten ilgi çekici bir öyküyü sadelikle ele alan, başarılı oyuncu performansları ve Bariloche’nin sunduğu enfes manzaralarla güçlenen bir film. Kesinlikle bir başyapıt değil ama özellikle tarihe tanıklık etmekten hoşlananların keyifle izleyecekleri bir film.

22 Ağustos 2013 Perşembe


Gael Garcia Bernal yakışıklı ve yetenekli olduğu kadar, oynayacağı filmleri de iyi seçen bir aktör. Son izlediğim filmi Pablo Larrain’in yönettiği 2012 yapımı “No”. Film bir diktatör döneminde yapılan referandum sürecini anlatıyor.

Diktatör, 15 yıldır baskı ve zulümle sürdürdüğü iktidarına meşruiyet kazandırmak için dış güçlerin de baskısıyla referanduma gitmeye karar verir. Bu referandumun sonucunda evet çıkarsa kendisi 8 yıl daha iktidarda kalacak, hayır çıkarsa demokratik seçimlere gidilecektir. Televizyonlarda hem “evet” kararını destekleyenlerin, hem de “hayır” diyenlerin 15 dakikalık spot kullanma hakkı vardır. “Hayır”cılar, kendi spotlarının hazırlanması için reklamcı Rene Saavedra’yı ikna ederler.

Rene’nin kampanyayı hazırlarken karşılaşacağı birçok zorluk vardır. Diktatörün yarattığı korkuyu ve baskıyı kırmak için mizahı ve eğlenceyi kullanmayı düşünür. Fakat hayırı destekleyen siyasilerin geleneksel ve ciddi tavrı karşısına çıkan ilk engel olur. Halktan uzak, halkın artık bıktığı bürokratlar vardır karşısında ve onlar çekilen acılar üzerinden, korkuyu artıracak, sıkıcı bir kampanya yürütmek isterler. Mizahi dil onlara ciddiyetsiz gelmektedir. Halkın nazarında mizahın ve eğlencenin gücünün farkında değillerdir.

Ayrıca diktatörün polisi Rene’yi ve arkadaşlarını takibe alır, evine saldırılar gerçekleşir, çocuğu ve kendisi tehdit edilir, işten atılmanın eşiğine gelir, aynı şeyleri yaşayan ekibi korkarak, gizlilik içinde kendisine destek vermektedir. Sokaklardaysa açıkça hayır diyeceği belli olan insanlar dövülmekte, mitinglere tazyikli sular ve coplarla saldırılmaktadır. Basın tüm bunları yayınlamamaktadır.

Diktatörü destekleyenler ise rahattır. Referandumu net bir galibiyetle kapatacaklarını düşünmektedirler. Yine de halka ve hayır kampanyasını yürütenlere her türlü korku ve sindirme operasyonlarını uygulamaktan geri kalmazlar. Ülkenin ekonomik açıdan iyiye gittiğini söylerler durmadan... Artık zengin bir sınıf vardır. Bu da açlık sınırında yaşayan % 40 ‘a zengin olabilme umudu vermektedir. Ayrıca hayır diyenler vatan haini, kominist ve teröristtirler. Molotof kokteylleri ve taşlarla polise saldıran vandallardır. Onlar vatanın iyiliğini istemezler, dış güçlerin desteklediği maşalardır. Bu yüzden yabancı basın diktatörün karşısında yer almakta, yalanlar söylemektedir. Ülke iyiye gitmektedir ve bu engellenmemelidir. Tüm kampanyalarını bu görüşlerin üzerinde inşa ederler.

Rene tüm bu propagandalara mizahla karşılık verir. Zaman zaman sansüre uğrasa da bunu da kendi lehine çevirmeyi bilir. Her türlü baskıya ve zulme rağmen kampanyaları halkın ilgisini çekmeyi başarmış, korku eşiğinin kırılmasına yardımcı olmuş görülmektedir. Ayrıca ülkenin tüm iyi sanatçıları onlarla birlikte çalışmayı kabul etmiş, evet kampanyasına ise yalnızca ülkenin yeteneksiz oyuncu ve müzisyenleri kalmıştır.

Filmin sonunu söylemeyeceğim, fakat unutmadan ekleyeyim; film Şilili diktatör Pinochet döneminde geçiyor, yanlış anlaşılmasın.

13 Ağustos 2013 Salı

Another Earth


Uzun zamandır izlediğim filmleri yazmayı bırakmıştım. Kısa bir süredir de yeniden yazmak isteğim vardı. Bu kısa sürede birkaç iyi film de izledim, ama elim bir türlü klavyeye varmadı. Bu gece seyrettiğim bol ödüllü bağımsız “Another Earth” ile umarım yazmaya yeniden başlayacağım. Filmin daha önce burada bahsettiğim Lars Von Trier’in Melancholia’sı ile ciddi benzerlikler taşıdığını da belirteyim.

Another Earth, pişmanlıkla, geçmişle hesaplaşmakla, kendini bulmakla ve arınmakla ilgili bir film. Bu çok yakından tanıdığımız konuyu farklı bir biçimde ele alıyor. Psikolojik bir dramı bilim kurgu öğelerinin getirdiği metaforlarla zenginleştirerek sunuyor.

Filmin ana karakteri Rhoda yol açtığı trafik kazasında başarılı akademisyen John Burroghs’un ailesini kaybetmesine neden oluyor. Another Earth; Rhoda’nın hapiste geçirdiği 4 yıldan sonra, vicdanıyla hesaplaşmasını, kendini affetme sürecini anlatıyor. Kazanın gerçekleştiği gününse apayrı bir önemi var. O gün, tam da kazadan dakikalar önce, bilim adamları gökyüzünde dünya ile tıpatıp aynı bir gezegenin varlığını keşfediyorlar. Öyle ki bu gezegende dünyadaki insanların birer kopyaları da yer alıyorlar. Aynı günde doğuyor, aynı işi yapıyor, aynı şeyleri yaşıyorlar. Böylece film boyunca başka bir dünyada yepyeni bir hayata başlama fikri işleniyor.


Rhoda; hapisten çıktıktan sonra John ile irtibata geçiyor. Gerçeği ondan saklayarak onunla bir
arkadaşlık kuruyor. Böylece John’un ailesini kaybettikten sonra mahvolan hayatına biraz olsun neşe katabileceğini düşünüyor. Fakat bu çabasının altında yatan esas neden tabii ki kendisinin affedilme ve bu sayede vicdanını rahatlatabilme ihtiyacı... İkilinin arasındaki ilişki, gerçekten de karşılıklı olarak hayatlarının yoluna girmesini sağlıyor.

Tüm bunlar olurken bizler radyolarda ve televizyonda yeni gezegen üzerine yapılan bilimsel ve felsefi yorumları dinliyoruz. Rhoda’nın içinde bulunduğu hesaplaşma ve gerçekten kaçma ruh haliyle birleştiğinde, bu görüşler bambaşka anlamlarla buluşuyor. Filmin ana gerilim noktalarını da Rhoda’nın John’a gerçeği söyleyip söylemeyeceği ve katıldığı bir yarışma ile ikinci dünyaya giden ilk insan olup olamayacağı ekseninde şekilleniyor.

Another Earth; hayatın içinden, alabildiğine gerçek bir öyküyü kurgusal bir yapıyla buluşturarak sunuyor. Senaristler gerçeği ya da kurguyu seçme kısmını izleyicinin tercihine bırakıyorlar. Gerçi bunu yaparken dikkatli izleyiciler için birçok ipucu vermeyi de ihmal etmiyorlar. Filmi istediğiniz yoldan okuyun, sonunda mutlu oluyorsunuz. Depresif bir ruh hali içerisinde akan filmin sonunda koltuktan derin bunalımlarla ayrılmıyorsunuz. Fakat kafanızda finalle ilgili bazı soru işaretleri kalıyor.

Another Earth’ün yönetmenlik koltuğunda Mike Cahill oturuyor. Cahill; Rhoda’nın ruh halini seyirciye yansıtmakta çok başarılı. Bunu yaparken yer yer aktüel kamera kullanarak belgesel gerçeklik havasını yaşatıyor. Fakat estetikten asla ödün vermiyor. Belli ki her plan üzerinde özenle çalışılmış. Yer yer kullanılan hızlı zoom in ve out’lar karakterlerin duygusal tepkilerini belirginleştirip, izleyiciye yaşatıyor.


Rhoda’yı canlandıran Brit Marling aynı zamanda Mike Cahill ile birlikte filmin senaryosuna imza atmış. Karakteri iyi özümseyip izleyiciye aktarabilmesinde bunun da etkisi olduğu kesin. Oldukça zarif, abartısız ve inandırıcı bir performans sergiliyor. Marling’e eşlik eden William Mapother de partnerine başarıyla eşlik etmiş. Filmin müziklerinin de çok leziz olduğunu belirteyim.

Another Earth’ün gücü, insanı ve hayatı incelikle gözlemleyip özenle aktarmasından kaynaklanıyor. Küçük ayrıntılarda gerçekliği yakalıyor. Depresif bir modda, düşük bir ritmde devam etmesine rağmen kendisini sıkmadan izlettirmeyi başarıyor. Senaryodaki küçük aksaklıklara ve filmin genel havasına yakışmayan kimi klişelere rağmen iyi bir bağımsız film örneği.

2 Nisan 2013 Salı

Dias de Pesca


Dias de Pesca/Balığa Gidiyorum; biraz kaçışa, biraz geri dönüşe ve çokça da yeniden doğuşa dair bir film... Kaçış; alkolizmden, yalnızlıktan ve büyük şehirden... Geri dönülen yer yıllar önce terk edilen aile mutluluğu... Yeniden doğuş ise ancak geri dönülen yerde bekleyenlerin elinde...

Marco Tucci; alkolizm tedavisi gören, büyük şehirlerden birinde yaşayan 50 yaşlarında bir adamdır. Doktorların da tavsiyesiyle bir hava değişikliği için küçük bir kasabaya gelir. İki amacından önemsiz olanı bir köpekbalığı avlamak, hayati öneme sahip olanıysa o bölgede yaşayan kızıyla görüşüp, barışmaktır. Bizler de Carlos Sorin’in enfes görüntüleri eşliğinde Tucci’nin çabasına ve arayışına tanık oluruz. Bu arayış sırasında Tucci ile beraber tanıştığımız karakterler vasıtasıyla “aile” kavramının nasıl da birbirinden farklı şekillerde yaşanabildiğini gözlemlerken Tucci’nin yalnızlığını daha güçlü bir biçimde hissederiz.


Tucci’nin kızını arayışı uzun sürmez aslında. Taşındığından, evlendiğinden ve çocuğu
olduğundan haberi bile olmadığı kızını bir şekilde kolayca bulur. Fakat bulmak değildir kendini kızına kabul ettirmektir önemli olan. Tıpkı balık tutmakta olduğu gibi, her şey biraz da balığa bağlıdır artık. Çünkü yaşananların açtığı yaralar hiçbir zaman kolayca iyileşmez. Bundan böyle eski acılardan kalan anıların gölgesinde yaşanacaktır mutluluklar bile... Unutmak istese de unutamaz, affetmek istese bile beceremez insan. Durum böyleyken, Tucci ikinci şansına kavuşacak, yeniden doğabilecek midir acaba? Üstelik kendisi çok acemi bir balıkçıdır.



Dias de Pesca’da Alejandro Awada, çocuksu tavrı ve sempatik oyunculuğuyla Tucci’nin yeniden doğumunu yansıtmayı, karakteri izleyiciye sevdirmeyi başarıyor. Hep bıyık altından sevinen, gülüşü hüzünle gölgeli bir karakter yaratarak geçmişi ve pişmanlıkları ortaya koymayı da ihmal etmiyor. Kızı Ana rolündeki Victoria Almeida ise özellikle babasının sofrada şarkı söylediği sahnede büyüleyici bir performans sergiliyor. Küçük bir kızın babasına duyduğu sevgi ve hayranlıktan, tüm yaşananların yol açtığı öfke ve kırgınlıklara o kadar zarif, doğal ve çarpıcı bir geçiş yapıyor ki, baba-kızın tüm ilişkilerini ve iniş çıkışlarını tek bir planda içimize işliyor. Hiçbir geri dönüşe, geçmişte neler olduğunu bilme isteğine ihtiyaç bırakmıyor.

Yönetmen Carlos Sorin; görüntü yönetmeni Julian Apezteguia ile birlikte harika manzaralar sunuyor. Bu manzaralara Nicolas Sorin’in müzikleri eşlik ediyor ve ortaya şiirsi bir film dili çıkıyor. Film boyunca karşılaştığımız Tucci’yi alkol almaya davet eden olaylar ve karakterler, onun alkolü bırakma konusundaki kararlılığını ve aslında alkolizmden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu çok naif bir şekilde aktarıyor. Sorin’in esas başarısıysa karakterlerin duygularını gerçekçi bir şekilde yansıtabilme becerisinde... Öyküyü abartıya kaçmayan sade bir anlatımla ele alıyor. Özellikle tekneyle denize açılma sahnesindeki sinematografisi, film tutkunlarına büyük keyif yaşatacak cinsten...

1 Nisan 2013 Pazartesi

V Tumane


Biletix sağolsun, biletin üzerine yanlış saat bastıklarından festivalde gideceğim ilk film olan Lisbon’a Gece Treni’ni kaçırdım ve gittiğim ilk film V Tumane oldu. V Tumane bir Rus filmi. Rus edebiyatı gibi Rus sinemasının da kendine özgü bir ruhu var. Rusların sineması, edebiyatlarından derin izler taşıyor. Hele hele V Tumane gibi bir roman uyarlaması söz konusuysa bu izler çok daha belirgin hale geliyor. Sanki planlar değil sayfalar birbirini izliyor, kareler değil heceler akıp gidiyor. Tüm bu akış içerisinde yönetmen Sergei Loznitsa, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Beyaz Rusya’yı başarıyla tasvir ediyor. Karakterleri ve karakterlerin içinde bulunduğu çelişkileri, savaş döneminin yarattığı ahlaki sorgulamaları, zor şartların insanları ve ilişkilerini nasıl değiştirdiğini görsel bir şölen eşliğinde betimliyor.

V Tumane; İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgalindeki Beyaz Rusya’da; arkadaşları asılmasına rağmen Almanlar tarafından serbest bırakılan Sushenya ve Alman casusu olduğu iddiasıyla onu öldürmeye gelen iki partizanın hikayesini anlatıyor. Üstelik partizanlardan biri (Burov), Sushenya’nın çocukluk arkadaşı... Bu üçlünün arasında geçen diyaloglar ve geçmişlerine yaptığımız küçük geri dönüşlerle hem karakterleri hem de savaşın getirdiklerini daha iyi tanıyoruz. Tanımakla kalmıyor, yer yer savaşı yaşıyor, karakterlerin duygularını iliklerimizde hissediyoruz.

 V Tumane’de başka Sushenya rolündeki Vladimir Svirskiy olmak üzere tüm oyuncular filmin havasına uygun olarak biraz teatral fakat muhteşem performanslar sergiliyorlar. Sergei Loznitsa; müthiş karelerle, savaş dönemini çok iyi resmediyor. Köyleri, köy evlerini, köylüleri, dönemin ruhunu bize yaşatıyor. Estetik bir ışık kullanımıyla, çok güzel fotoğraflar izlettiriyor. Rus ormanlarının etkileyici manzarasını bir tek insan ve onun yarattığı savaşın bozduğunu görüyoruz. 
 

Fakat tüm bu olumlu öğelerin dışında, olumsuz yanları da var V Tumane’nin. Bunların başında çok çok ağır temposu geliyor. Fade out-fade in arası geçişlerin bile birkaç saniyeyi bulduğu bir filmden bahsediyoruz. Rus edebiyatının çok sevdiğim o ağır ve kasvetli havası hakim fakat burada yer yer o havanın dağılmasını istiyor insan. Sabit planda, suskun bakışlar karakterin ruh durumunu çok iyi yansıttığında o bakışlar içimize işlerken, yer yer zorlama bir hal alıyor. Hatta bu sükutlar filmden bir an için olsun kopmamıza da neden oluyor. Yine de V Tumane festival filmlerini sevenlere keyifli bir sinema deneyimi sunuyor.








26 Mart 2013 Salı

War Horse


Hangoverın dibine vurduğum bir pazar gününde yapılacak en iyi şeyin yattığım yerden film izlemek olacağını düşünerek peşpeşe iki film birden izledim. Matineler devamlı değil, filmler konuluydu. Bunlardan ilki Spielberg imzalı War Horse oldu.

Yapımcısı veya yönetmeni Spielberg olan bir film söz konusu olduğunda devasa bir prodüksiyonla karşılaşacağınızı önceden biliyorsunuz. Aynı zamanda filmin belli ticari çıkarlar gözetilerek çekileceğini, gişeye oynanacağını, her şeyin daha önce denenip başarılı olan örnekler üzerinden riske girilmeden ele alınacağını da... Olay örgüsü çok çok iyi bilinen dramatik kurallar ve dizilimler takip edilerek üretilecek, dokunaklı duygusal sahneler gereken yerlerde devreye girecek yani kısaca her şey kitabına uygun bir biçimde yapılacak. Tüm bunlar çok “doğru” ve “iyi” yapıldığı için de ortaya ortalamanın biraz üzerinde, hafif duygusal veya aksiyonu çok kuvvetli bir film çıkacak.

Peki her şey bu kadar “doğru” yapılırken, neden ortaya çıkan sonuç ancak ortalamanın biraz üzerinde olabiliyor? Bunun nedeni belki de her şeyin doğru yapılmasının o kadar da eğlenceli olmaması. “Gerçeğin”, “doğrudan” daha keyifli olması veya tam tersi “hayal gücünün”, “doğru”lardan daha fazla zevk vermesi... Bilemiyorum. Bildiğim tek şey Spielberg yapımlarında daha önce defalarca gördüğüm “etkileyici olması için hazırlanmış sahneler” izleyeceğim, yeni ve yaratıcı bir şey bulamayacağım ve sonunda “iyi filmdi” diyeceğim fakat “çok iyi filmdi” demeyeceğim. Gerçi haksızlık etmeyeyim, Spielberg’in filmografisinde benim de çok beğendiğim işler yok değil. Fakat son dönem yapımlarından aynı tadı alamıyorum. Her şey çok doğru ama yavan geliyor.

War Horse’ta da durum benim için aynı oldu. Işık, oyunculuk, kamera kullanımı, öykü, dekor, kostüm her şey çok doğru ve çok başarılı. Samimi olmaya da çalışılmış. Ama işte samimiyet çalışılınca olmuyor sanki. Yönetmenin duygulanmamızı istediği sahneler o kadar çok belli oluyor ki, duygulansak bile hoş olmayan bir tat da bırakıyor. 


War Horse bir çiftçi tarafından satın alınan bir atla onu yetiştiren oğlu arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bu at daha sonra bir asker tarafından satın alınarak savaşta kullanılmaya başlıyor ve birçok kez sahip değiştiriyor. Sonunda iki kahramanın yolları tekrar kesişiyor. Atın savaş sırasındaki yolculuğunda hayatının kesiştiği insanların öykülerine tanık oluyor ki, bu öykülerin her biri üzerinde başlı başına bir film yapılabilir. Fakat bu durum filme güç kattığı kadar, ana öyküde parçalanma yarattığı için sürükleyiciliği de sekteye uğratıyor. Sanki birçok öykünün etrafından dolaşılmak istenmiş fakat hiçbirine tam olarak odaklanılmamış. Filmin en büyük eksiklerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Tabii bir de klişeleşmiş ve en az 45 dakika önceden kestirilebilen finali...

Oyuncular gayet başarılı performanslar sergilemişler. Özellikle oynadığı her rolde çok beğendiğim Emily Watson ve Peter Mullan çok iyi. Sherlock’tan tanıdığımız Benedict Cumberbatch’ın da küçük bir rol aldığını söyleyeyim. Performansını çok beğendiğim bir başka oyuncu ise The Avengers’in Loki’si Tom Hiddleston oldu.

War Horse’un gerçekten çok duygusal olsun diye yapılmış birçok sahnesi var. Özellikle atın iki düşman siperi arasında dikenli tellere sıkıştığı sahne gerçekten akılda kalıcı ve tüm bu sahneler arasında en iyi kotarılmış olanı... Fakat bir şekilde güçlü bir duygusal bağ oluşturamıyorsunuz ve bu da filmi benim gözümde “old fashioned” bir klişe film olmaktan kurtaramadı. Spielberg’in de çok umrundaydı.  

4 Mart 2013 Pazartesi

Schlafkrankheit, Mommo, Titus

-->
Son günlerde çok yoğun olduğumdan izlediğim filmleri uzun uzun değerlendirip yazamadım. Bu yazıda son dönemde izlediğim üç tane filme kısaca değineceğim.

Schlafkrankheit


Ulrich Köhler imzalı bir Alman filmi. Şahsen Alman filmlerini severim. Hepimiz onlarla büyüdük sonuçta. Mesela konulu olanlar içerisinde “Was tun, wenn’s brennt” favorilerim arasındadır. Edukators da gayet başarılı bir yapımdır. Sinemanın ilk yıllarında ise Alman sinemasından bir sürü baş yapıt çıkmıştır. Yani Alman sineması düşüşte olsa da arada çok iyi filmler de çıkarıyor. Schlafkrankheit 2011 yılında Gümüş Ayı’nın sahibi olsa da onu Alman sinemasının son dönemdeki iyi örnekleri arasında gösteremeyeceğim.

Film, Afrika’da doktorluk yapan bir Alman’ın hikayesini anlatıyor. En güçlü yanı “gerçek” Afrika’yı başarıyla ele alabilmesi. Yani Batılı bakışıyla, egzotik bir Afrika resmedilmiyor. İlk yıllarında Afrika’yı çok seven fakat Afrikalı olmaya başladıkça oranın sıkıntılarıyla yüz yüze gelen ve bunalan bir adamın hikayesini izliyoruz. Buradaki en büyük sorun aradaki değişimin aşama aşama gösterilmemesi ve adamın iki farklı halini gri tonları olmadan görmemiz. Birden bire “bilmem kaç yıl sonra” yazısıyla beraber adamın değiştiğini görüyoruz, esas kritik noktaları atlıyoruz. Böyle olunca da bu değişimin nedenleri tam olarak ortaya çıkamıyor.


Schlafkrankheit için çok akıcı ve keyifli bir film diyemeyiz. Zaten her film akıcı olmak zorunda diye bir kural yok. Fakat esas olarak yukarıda anlattığım sebepten ve biraz da ağır tempo ve ortalamanın üzerine çıkamayan sinematografinin etkisiyle ortaya vasat bir iş çıkmış. Özellikle final sahnesinde yönetmene “yapma bunu, yapma bunu. Anladık biz zaten, gözümüze sokma.” demekten kendimi alamadım.

Mommo Kız Kardeşim


Mommo, Atalay Taşdiken’in ilk filmi. Filmin senaryosu da ona ait. İran sineması tadında bir Türkiye filmi... Mommo; anneleri öldükten sonra babaları başkasıyla evlenen, dedeleriyle birlikte köylerinde yaşayan iki öksüz çocuğun gerçek hikayesinden esinlenerek çekilmiş. Film yer yer çok dokunaklı sahneler içeriyor fakat bazı bölümlerde yönetmenin ilk filmi olduğunu hemen fark ediveriyorsunuz.

Atalay Taşdiken’in kamera kullanımı ve yakaladığı fotoğraflar oldukça başarılı. Fakat özellikle oyuncu yönetiminde, hele hele çocuk oyuncuların yönetiminde henüz zayıf kaldığı ortaya çıkıyor. Zaman zaman ise öykünün doğal hüznünün dışında, zorlama ve kısmen komik olmaya başlayan bir duygu sömürüsüyle karşılaşabiliyoruz. Bu zorlamalardan uzak kalınan yerlerde ise gerçekten öykünün özündeki acıklı durum dokunaklı bir hal alabiliyor.


Mommo’nun eksiği yok. Fazlası var. Ama olumlu anlamda bir fazlalık değil bu. Törpülenmesi gereken bir fazlalık. Ancak bu fazlalıklar ve pürüzler giderildiği zaman sıcak, etkileyici ve duru bir anlatımla, çok iyi bir yapıt ortaya çıkabilirmiş.

Titus

Titus; bir Shakespeare uyarlaması. Özellikle sanat yönetimi alanında bir başyapıt. Zaten en iyi kostüm tasarımı alanında Oscar dahil (peh) birçok ödül almış. Aldığı ödüller bu alanla sınırlı da değil. Titus müthiş bir görsel şölen sunuyor.

Bunun dışında yönetmen Julie Taymor’ın Shakespeare’in metnine getirdiği müthiş yorum ve uyarlaması da oldukça başarılı ve ilginç bir yapıt ortaya çıkarmış. Kin, intikam ve kanı sadece öykünün geçtiği dönemde bırakmayıp, tarih boyunca akıtıp günümüzle geçmişi iç içe geçirmiş. Öyküyü zamansız bir insanlık, toplum ve devlet problemi olarak ortaya koymuş. Bu anlamda bu görsel şölen, entelektüel bir keyfe de dönüşmüş.

Titus vahşi bir metin. Film de bu vahşeti açıkça gözler önüne sermekten kaçınmamış ki yönetmenin aktarmak istedikleri düşünüldüğünde bu çok doğru bir tercih. Dekor ve kostümlerle dünya tarihine yapılan göndermeler çok çok iyi simgelenmiş. Geçmiş ile günümüz arasındaki benzerlik, aslında işin özünün hiç değişmediği başarıyla vurgulanmış. Özellikle seçim döneminde iki adayın sokaklarda dolaştığı sahne bu durumu başarıyla resmederken, eğlendiriyor da.

Filmin başrolünde Anthony Hopkins var. Sanırım nasıl bir oyunculuk performansı sergilediğine değinmeme gerek yok. Ona Jessica Lange eşlik ediyor. Bu ikiliye Harry Lennix ve Alan Cumming başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosu çok iyi performanslarlar ayak uyduruyor.


Shakespeare’in güzel dili ve tragedya örgüsü, iyi bir sinematografi, başarılı bir yorum, iddialı oyunculuk ve şahane bir sanat yönetimiyle keyifli bir sinema deneyimi yaşatıyor. Ben ikinci kez, aynı zevkle seyrettim.

İyi seyirler...

Bir de Forbrydelsen diye bir Danimarka dizisi var. The Killing diye Amerikan versiyonu da çekilmiş. 2007 yapımı belki izleyenler vardır fakat izlemediyseniz Danimarka versiyonunu öneririm. Özellikle oyunculuk konusunda bir ders niteliğinde ama genel olarak çok iyi, çok çok iyi.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Rise of the Planet of the Apes


Bu kez çok sevdiğim bir serinin, pek de beğenmediğim bir devam filmiyle karşınızdayım. Aslında devam filmi demek de doğru değil tam olarak, zira olayların devamı değil başlangıcı söz konusu olan. Bu da son dönemlerin modası oldu. Star Trek’te de örneğini gördüğümüz, olayların başlangıcına dönme trendinin bir temsilcisi... Hal böyle olunca da beklediğimiz Maymunlar Cehennemi atmosferinden uzak bir yapım ortaya çıkmış. Beni hayal kırıklığına uğratan bu oldu, yoksa senaryonun çatısı, olayların gelişimi, görsel efektler gayet başarılı... Maymunlar Cehennemi serisinden bağımsız bir film olarak izleseydim, başarılı bulabilirdim. Beklentim karşılanmadığı, o nostaljik tadı tam alamadığım için Rise of the Planet of the Apes’ten umduğum keyfi alamadım.

1968 yapımı Maymunlar Cehennemi’nde zihinsel olarak gelişmiş maymunların erk olduğu, insanların köleleştiği, mağara adamı düzeyinde yaşadığı bir gezegene inen astronotların macerası anlatılır. Bu dünyada her şey tersine dönmüştür, sanki evrimde maymunlar ile insanlar yer değiştirmiştir. Gelmiş geçmiş en iyi bilim kurgu filmler arasında gösterilen Maymunlar Cehennemi, konusunun ilginçliği kadar döneminin çok ilerisindeki görsel efektleriyle de bu payeyi sonuna kadar hak eder.

Rise of the Planet of the Apes; görsel efekt konusundaki başarısıyla serinin bu geleneğini devam ettiriyor. Maymunların ifadeleri inanılmaz. Tüm duyguları açıkça gözler önüne seren bakışlar, maymunların farklı kişiliklerini vurgulayan karakter tasarımları hayran bırakıyor. Özellikle Caesar’ın duygularını o kadar iyi yaşıyorsunuz ki, yönetmen sizi bir maymunla başarı ile özdeşleştiriyor. Zaten amaçlanan da bu.

Fakat konu öyküye geldiğinde, Rise of the Planet of the Apes ilk filmin öyküsünün ilginçliğini taşıyamıyor. Bildiğimiz; bir deney sonrası zekası gelişen ve insanlığa karşı ayaklanan bir hayvan türü hikayesi. Fakat burada farklı olan, olaya hayvanların gözünden bakıyor oluşumuz. Caesar’la özdeşleştiğimiz için onun duygusal iniş çıkışlarını yaşıyoruz. Tüm hikayeyi özgürlüğü elinden alınmış, ötekileştirilmiş bir canlının bakış açısıyla izliyoruz ve bu kez insanların değil maymunların kazanmasını istiyoruz. Film ekibi, olayı başarıyla “ezilenlerin isyanı”na taşıyor. Maymunlar Cehennemi yine bir tersinlemeyi bize kabullendiriyor. 


Rise of the Planet of the Apes’in özellikle ilk yarısı Caesar’la özdeşleşebilmemizi sağlayabilmek için oldukça duygusal sahnelerle ilerliyor. Filmi Maymunlar Cehennemi’nin genel atmosferinden uzaklaştıran biraz da bu zaten. İkinci yarıdaysa toplumun dışladığı birinin haksızlığa karşı isyanını izliyoruz. Burada bol bol aksiyon mevcut. Tabii bir de insanın kendini diğer tüm canlıların üzerinde gören kibirli haline eleştiriler getiriliyor. Özellikle ölmek üzereyken “aptal maymun” diye inleyen adamın ironisini filmin en keyif aldığım anlarından oldu.

Andy Serkis başta olmak üzere maymunları canlandıran tüm oyuncuların performansları harika. James Franco da çok üstün bir oyunculuk sergilemese de rolün hakkını veriyor. Freida Pinto yine çok güzel. Fakat bazı oyuncular var ki varlıkları başlı başına spoiler. Caesar’ın bırakıldığı maymun bakımevinde başına gelecekleri oranın sahibini ve bakıcısını canlandıran iki oyuncuyu gördüğünüz anda anlıyorsunuz. Adamların kariyeri kötü karakterlerle dolu. Yıllar süren sinema deneyiminiz “bu tiple bunlar ancak kötü adam olur” duygusunu anında zihninize işliyor zaten. Film yapımcılarının acilen yakışıklı adamların da psikopat olabileceğini, çirkinlerin aşık olabildiğini, prenslerin-prenseslerin bazılarının götüme benzediğini filan kabullenmesi gerekiyor. Tom Felton ve Brian Cox kötü oynamıyorlar, ama artık onları bambaşka rollerde kullanıp bizi şaşırtmak çok daha mantıklı.

Sonuçta Rise of the Planet of the Apes zaman zaman tempoyu düşürse de, keyifli zaman geçirten bir film. Fakat Maymunlar Cehennemi serisinin diğer filmlerinden ayrı bir yerde duruyor, ortalamaya çok daha yakın. Yine de sadece maymunların yüz ifadeleri ve görsel efektlerdeki başarı için bile izlenmeye değer.

22 Ocak 2013 Salı

Life of Pi

Hani bazı filmler vardır, seyrettikten sonra eve gidip sakin sakin bir duble viski içme isteği doğurur insanın içinde; Life of Pi, benim için böyle bir film oldu. Sadece Doğu felsefesini iyi bir biçimde yansıtan öyküsü değil, hemen hemen her planda insanı büyüleyen görselliği de bu durumda başrolü oynadı.

Life of Pi, Yann Martel’in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Kitabı okumamış fakat hakkında çok iyi yorumlar duymuştum. Bu sıralar yazdığım filmlerin bir kısmı romandan uyarlamaydı ve ben bunların hemen hepsi için “kitabını okumadım” cümlesini kurdum. Bu durum bende bir sorgulamaya dönüştü. Uzun zamandır kitap okumuyor değilim, uzun zamandır roman okumuyorum aslında. Son dönemlerde çok sık teorik kitaplar okuyorum, fakat bu sorgulamayla birlikte bu duruma biraz ara verip tekrar edebiyat okumalarına başlama ihtiyacı hissettim.

Neyse; Life of Pi’ye dönelim. Filmin yönetmen koltuğunda Doğu’nun başarılı yönetmenlerinden Ang Lee var. Zaten Doğu felsefesiyle bu kadar içiçe olan, fakat aynı zamanda ciddi bir görsel zenginliğe ve efektlere ihtiyaç duyan bir film için Ang Lee en doğru isimlerden biri. Bu tespitin hakkını verecek bir performans da göstermiş. Filmin başrol oyuncusu Suraj Sharma’nın da oyunculuk performansıyla birçok ödül için çok iddialı olacağını, her ne kadar sanat alanında ödüller beni fazla ilgilendirmese de ekleyeyim. Özellikle işinin büyük bölümünü aslında yeşillerle kaplı bir stüdyoda, karşısında bir oyuncu olmadan, filmde gördüğümüz müthiş atmosferden oldukça uzakta yaptığını düşününce, Sharma’nın oyunculuğunun önemi çok daha fazla öne çıkıyor.

Doğu felsefesi filan dedim diye Life of Pi’nin ağır bir konusu olduğu, zihinleri zorlayacak bir öyküsü olduğu düşünülmesin. Oldukça rahat izlenebilir, hatta yer yer aksiyonu yoğun bir film. Ama tabii ki simgesellik, aydınlanma, tanrıyı ya da kendini bulma gibi Doğu felsefesinin birçok öğesini de içinde barındırıyor. Hindistan’dan Kanada’ya giderken gemisi batan ve denizde günler-geceler geçiren Pi Patel’in; izleyenin yorumuna göre değişecek biçimde tanrıyı, doğayı ya da kendisini (gerçi Ang Lee bence bu konuya dair yorumunu film içerisinde açık bir biçimde ortaya koyuyor) bulduğu bu yolculuk izleyiciyi de hem görüntülerinin güzelliği, hem sürükleyici dinamizmi, hem de sorgulamalarıyla derin bir yolculuğa çıkarıyor. En büyük sorgulamaysa aslında filmin finalinde ortaya çıkıyor. İzleyici ikisi aynı anda gerçek olamayacak iki öyküden kendisininkini seçmek durumunda kalıyor. Aslında izleyicinin hangi öyküyü seçeceği de büyük oranda belli... Burada ortaya Doğu’nun gerçeği sorgulaması ve yorumlaması çıkıyor. Spoiler verip filmi izleyeceklerin tadını kaçırmamak için derine inmeden, olabildiğince kısa bir biçimde anlattığımda, yani sığ olduğumda “Life of Pi”yi böyle tatmin etmeyecek biçimde özetleyebilirim sanırım.

Yoksa yolculuk esnasında uğradıkları adanın simgesel anlamını, Pi’nin yolculuğu boyunca onunla birlikte olan Bengal kaplanı Richard Carter’ın neyi sembolize ettiğini incelemeye alırsam, her şeyden önce öznel olurum ve istemeden de olsa filmi bu yazıyı okuduktan sonra izleyecekleri yönlendirebilirim. Sonuçta ben kendi öykümü seçtim, hatta belki de iki öyküyü birbirine harmanladım. Siyah ve beyazdansa griyi tercih ettim.

Ama tüm bu öykünün ve yolculuğun içerisinde beni en çok etkileyen şey filmin beni içine soktuğu atmosfer ve görsel şölen oldu. Gün doğumu ve gece, yakamozlar, birden bire coşan ve sonra dinginleşen doğa; bende nasıl bir “gitme” isteği uyandırdı anlatamam. Orada olmak, yıldızlı gökyüzünün aksinin vurduğu bir okyanusun ortasında bir kayığın içinde bir başına bir Bengal kaplanıyla kalmak istedim. Pi’nin taşıdığı umudu taşır mıydım, hatta taşımak ister miydim bilmiyorum. Fakat ölüme ve yeniden doğuma, tüm ilkel benliğin ve güdülerinle kendini tanımaya bu kadar yakın bir zaman ancak bu denli huzurlu olabilir ve böyle büyülü anlatılabilirdi diye düşünüyorum. 



Yolculuğun kendisinin önemli olduğu bir öykü Life of Pi; hatta bu yolculuğu nasıl yorumladığınız söz konusu olan... Tez zamanda izlemenizi tavsiye ederim. Bakalım sizin öykünüz, sizin yolculuğunuz hangisi? İyi seyirler...

11 Ocak 2013 Cuma

The Hobbit: An Unexpected Journey


Merakla beklediğimiz The Hobbit serisinin ilk filmi nihayet vizyona girdi ve nihayet günleri denkleştirip, istediğimiz yerden bilet bulup filmi izleyebildik. Peter Jackson bizi yine beklendiği kadar iyi bir yolculuğa çıkardı.

Fantastik filmleri seviyorum. Bu tarz filmlerin, yaşadığımız dünyaya ait olmayan öykülerinin sürükleyiciliğinde kaybolurken film sonrasında hikayenin dünyamıza olan göndermelerine kafa yormaktan büyük keyif alıyorum. Yani aslında yalnızca iyi vakit geçirmek içinmiş gibi duran filmler, benim için izlediğim sürenin sonrasında da devam ediyor. Fakat bu yazıda, The Hobbit: An Unexpected Journey’de kullanılan simgesel anlatımları filan açıklayacak değilim. Çünkü ne filmin ne de bu yazının ana amacı bu değil. Filmin alt metnini ve sembollerini ele almak apayrı bir incelemenin konusu olabilir ancak. O kadar vaktim yok.

The Hobbit’te yıllar önce kaybettikleri yurtlarını geri almak için harekete geçen bir düzine Dwarf ve Gandalf’a yardım eden Bilbo Baggins’in ve bu zorlu yolculuğun öyküsünü izliyoruz. Tabii ki bir üçleme ile karşı karşıya olduğumuzdan yolculuk tamamına ermeden koltuktan kalkıyoruz. Eee sonuçta yolculuğun sonu değil kendisi önemli olan... Ama yine de film oldukça uzun olmasına rağmen keşke yolculuk biraz daha devam etseydi demekten kendimizi alamıyoruz. Serinin bu ilk filminin konusu kısaca, bir Hobbit olan Bilbo Baggins’in kendisini eğlenceli olduğu kadar cesur ve gözü pek Dwarflara kanıtlaması ve kabul ettirmesi olarak özetlenebilir. Ama kısaca, çok çok kısaca...


Öykünün sürükleyiciliği ve heyecanı bir yana, görsel zenginlik filmin en güçlü yanı. Sadece görsel efektlerin başarısı değil sözünü ettiğim, filmin çekildiği mekanlar da bir o kadar güzel manzaralar sunuyor. Film, öykünün atmosferini çok iyi yansıtıyor. Gerçi bu konuda kitabı okuyanlar daha isabetli yorumlarda bulunacaktır, ama seriyi okumamış birisi olarak ben gördüklerimden gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Dwarflar hem serinin ilk filmlerinde hem de bilgisayar oyunlarında en sevdiğim karakterlerdir. The Hobbit: An Unexpected Journey de aslında onları anlatıyor. Filmi “Dwarves” değil The Hobbit yapan ve cüceleri değil de Hobbit’i öne çıkaran ise Bilbo Baggins’in karakter özellikleri ve tabii ki Yüzüklerin Efendisi ve The Hobbit serisinde taşıdığı önem. Bilbo Baggins her şeyden önce filmde seyirciye en yakın karakter. Kırılgan, duygusal, sakince hayatını sürdüren, sıradan insan... Bu özellikleri Gandalf’ın neden onu seçtiğini açıkladığı bölümde de seyircinin iyice yüzüne vuruluyor zaten. Fakat sonunda kahramanlaşan ve kötülüğü önleyebilecek güce sahip olan da o. Ve bunu ancak sadece kendisini düşünmeyi bıraktığında başarabiliyor.

İngiliz yapımı Sherlock dizisinin Watson’ı Martin Freeman; Bilbo Baggins’in bu değişimini ve özellikle onun insansı duygularını büyük bir sıcaklıkla seyirciye aktarmayı başarmış. Bilbo’yu seyirciye sevdiriyor. Fakat Sherlock’un sıkı bir takipçisi olarak zaman zaman Bilbo’nun jest ve mimiklerinde Watson’u görür oldum. Bazı aktörler oynadıkları her rolde bambaşka insanlara dönüşürler ya, en azından bu filmde Freeman onlardan biri olamamış. 
Onun dışında başta filmin yanılmıyorsam tek kadın oyuncusu (Goblin vs diğer karakterleri canlandıran kadınlar da olabilir) Cate Blanchett olmak üzere diğer oyuncular da gayet başarılı bir performans sergiliyor. Gollum ise bir harika. Sadece Thorin rolüne Richard Armitage’ı oturtmakta zorlandım. Bunun nedeni ise kesinlikle Armitage’ın performansı değil yönetmenin cast seçimi. Dwarf kralı olduğu için tip olarak diğer Dwarflardan biraz daha ayrı çizilmiş bir Thorin görüyoruz ki bu bana biraz anlamsız geliyor. Adam kral ya, sıradan olmamalı, sıradan halk gibi görünmemeli mantığı bana ters. Daha karizmatik görünmesi değil karşı çıktığım, zira o durumun öykünün getirisi olduğunun farkındayım. Neyse...

  
Sonuç olarak The Hobbit: An Unexpected Journey çok keyifli bir gece yaşattı. Tadı damağımda kaldı. Serinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.