22 Ocak 2013 Salı

Life of Pi

Hani bazı filmler vardır, seyrettikten sonra eve gidip sakin sakin bir duble viski içme isteği doğurur insanın içinde; Life of Pi, benim için böyle bir film oldu. Sadece Doğu felsefesini iyi bir biçimde yansıtan öyküsü değil, hemen hemen her planda insanı büyüleyen görselliği de bu durumda başrolü oynadı.

Life of Pi, Yann Martel’in aynı isimli kitabından uyarlanmış. Kitabı okumamış fakat hakkında çok iyi yorumlar duymuştum. Bu sıralar yazdığım filmlerin bir kısmı romandan uyarlamaydı ve ben bunların hemen hepsi için “kitabını okumadım” cümlesini kurdum. Bu durum bende bir sorgulamaya dönüştü. Uzun zamandır kitap okumuyor değilim, uzun zamandır roman okumuyorum aslında. Son dönemlerde çok sık teorik kitaplar okuyorum, fakat bu sorgulamayla birlikte bu duruma biraz ara verip tekrar edebiyat okumalarına başlama ihtiyacı hissettim.

Neyse; Life of Pi’ye dönelim. Filmin yönetmen koltuğunda Doğu’nun başarılı yönetmenlerinden Ang Lee var. Zaten Doğu felsefesiyle bu kadar içiçe olan, fakat aynı zamanda ciddi bir görsel zenginliğe ve efektlere ihtiyaç duyan bir film için Ang Lee en doğru isimlerden biri. Bu tespitin hakkını verecek bir performans da göstermiş. Filmin başrol oyuncusu Suraj Sharma’nın da oyunculuk performansıyla birçok ödül için çok iddialı olacağını, her ne kadar sanat alanında ödüller beni fazla ilgilendirmese de ekleyeyim. Özellikle işinin büyük bölümünü aslında yeşillerle kaplı bir stüdyoda, karşısında bir oyuncu olmadan, filmde gördüğümüz müthiş atmosferden oldukça uzakta yaptığını düşününce, Sharma’nın oyunculuğunun önemi çok daha fazla öne çıkıyor.

Doğu felsefesi filan dedim diye Life of Pi’nin ağır bir konusu olduğu, zihinleri zorlayacak bir öyküsü olduğu düşünülmesin. Oldukça rahat izlenebilir, hatta yer yer aksiyonu yoğun bir film. Ama tabii ki simgesellik, aydınlanma, tanrıyı ya da kendini bulma gibi Doğu felsefesinin birçok öğesini de içinde barındırıyor. Hindistan’dan Kanada’ya giderken gemisi batan ve denizde günler-geceler geçiren Pi Patel’in; izleyenin yorumuna göre değişecek biçimde tanrıyı, doğayı ya da kendisini (gerçi Ang Lee bence bu konuya dair yorumunu film içerisinde açık bir biçimde ortaya koyuyor) bulduğu bu yolculuk izleyiciyi de hem görüntülerinin güzelliği, hem sürükleyici dinamizmi, hem de sorgulamalarıyla derin bir yolculuğa çıkarıyor. En büyük sorgulamaysa aslında filmin finalinde ortaya çıkıyor. İzleyici ikisi aynı anda gerçek olamayacak iki öyküden kendisininkini seçmek durumunda kalıyor. Aslında izleyicinin hangi öyküyü seçeceği de büyük oranda belli... Burada ortaya Doğu’nun gerçeği sorgulaması ve yorumlaması çıkıyor. Spoiler verip filmi izleyeceklerin tadını kaçırmamak için derine inmeden, olabildiğince kısa bir biçimde anlattığımda, yani sığ olduğumda “Life of Pi”yi böyle tatmin etmeyecek biçimde özetleyebilirim sanırım.

Yoksa yolculuk esnasında uğradıkları adanın simgesel anlamını, Pi’nin yolculuğu boyunca onunla birlikte olan Bengal kaplanı Richard Carter’ın neyi sembolize ettiğini incelemeye alırsam, her şeyden önce öznel olurum ve istemeden de olsa filmi bu yazıyı okuduktan sonra izleyecekleri yönlendirebilirim. Sonuçta ben kendi öykümü seçtim, hatta belki de iki öyküyü birbirine harmanladım. Siyah ve beyazdansa griyi tercih ettim.

Ama tüm bu öykünün ve yolculuğun içerisinde beni en çok etkileyen şey filmin beni içine soktuğu atmosfer ve görsel şölen oldu. Gün doğumu ve gece, yakamozlar, birden bire coşan ve sonra dinginleşen doğa; bende nasıl bir “gitme” isteği uyandırdı anlatamam. Orada olmak, yıldızlı gökyüzünün aksinin vurduğu bir okyanusun ortasında bir kayığın içinde bir başına bir Bengal kaplanıyla kalmak istedim. Pi’nin taşıdığı umudu taşır mıydım, hatta taşımak ister miydim bilmiyorum. Fakat ölüme ve yeniden doğuma, tüm ilkel benliğin ve güdülerinle kendini tanımaya bu kadar yakın bir zaman ancak bu denli huzurlu olabilir ve böyle büyülü anlatılabilirdi diye düşünüyorum. 



Yolculuğun kendisinin önemli olduğu bir öykü Life of Pi; hatta bu yolculuğu nasıl yorumladığınız söz konusu olan... Tez zamanda izlemenizi tavsiye ederim. Bakalım sizin öykünüz, sizin yolculuğunuz hangisi? İyi seyirler...

11 Ocak 2013 Cuma

The Hobbit: An Unexpected Journey


Merakla beklediğimiz The Hobbit serisinin ilk filmi nihayet vizyona girdi ve nihayet günleri denkleştirip, istediğimiz yerden bilet bulup filmi izleyebildik. Peter Jackson bizi yine beklendiği kadar iyi bir yolculuğa çıkardı.

Fantastik filmleri seviyorum. Bu tarz filmlerin, yaşadığımız dünyaya ait olmayan öykülerinin sürükleyiciliğinde kaybolurken film sonrasında hikayenin dünyamıza olan göndermelerine kafa yormaktan büyük keyif alıyorum. Yani aslında yalnızca iyi vakit geçirmek içinmiş gibi duran filmler, benim için izlediğim sürenin sonrasında da devam ediyor. Fakat bu yazıda, The Hobbit: An Unexpected Journey’de kullanılan simgesel anlatımları filan açıklayacak değilim. Çünkü ne filmin ne de bu yazının ana amacı bu değil. Filmin alt metnini ve sembollerini ele almak apayrı bir incelemenin konusu olabilir ancak. O kadar vaktim yok.

The Hobbit’te yıllar önce kaybettikleri yurtlarını geri almak için harekete geçen bir düzine Dwarf ve Gandalf’a yardım eden Bilbo Baggins’in ve bu zorlu yolculuğun öyküsünü izliyoruz. Tabii ki bir üçleme ile karşı karşıya olduğumuzdan yolculuk tamamına ermeden koltuktan kalkıyoruz. Eee sonuçta yolculuğun sonu değil kendisi önemli olan... Ama yine de film oldukça uzun olmasına rağmen keşke yolculuk biraz daha devam etseydi demekten kendimizi alamıyoruz. Serinin bu ilk filminin konusu kısaca, bir Hobbit olan Bilbo Baggins’in kendisini eğlenceli olduğu kadar cesur ve gözü pek Dwarflara kanıtlaması ve kabul ettirmesi olarak özetlenebilir. Ama kısaca, çok çok kısaca...


Öykünün sürükleyiciliği ve heyecanı bir yana, görsel zenginlik filmin en güçlü yanı. Sadece görsel efektlerin başarısı değil sözünü ettiğim, filmin çekildiği mekanlar da bir o kadar güzel manzaralar sunuyor. Film, öykünün atmosferini çok iyi yansıtıyor. Gerçi bu konuda kitabı okuyanlar daha isabetli yorumlarda bulunacaktır, ama seriyi okumamış birisi olarak ben gördüklerimden gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Dwarflar hem serinin ilk filmlerinde hem de bilgisayar oyunlarında en sevdiğim karakterlerdir. The Hobbit: An Unexpected Journey de aslında onları anlatıyor. Filmi “Dwarves” değil The Hobbit yapan ve cüceleri değil de Hobbit’i öne çıkaran ise Bilbo Baggins’in karakter özellikleri ve tabii ki Yüzüklerin Efendisi ve The Hobbit serisinde taşıdığı önem. Bilbo Baggins her şeyden önce filmde seyirciye en yakın karakter. Kırılgan, duygusal, sakince hayatını sürdüren, sıradan insan... Bu özellikleri Gandalf’ın neden onu seçtiğini açıkladığı bölümde de seyircinin iyice yüzüne vuruluyor zaten. Fakat sonunda kahramanlaşan ve kötülüğü önleyebilecek güce sahip olan da o. Ve bunu ancak sadece kendisini düşünmeyi bıraktığında başarabiliyor.

İngiliz yapımı Sherlock dizisinin Watson’ı Martin Freeman; Bilbo Baggins’in bu değişimini ve özellikle onun insansı duygularını büyük bir sıcaklıkla seyirciye aktarmayı başarmış. Bilbo’yu seyirciye sevdiriyor. Fakat Sherlock’un sıkı bir takipçisi olarak zaman zaman Bilbo’nun jest ve mimiklerinde Watson’u görür oldum. Bazı aktörler oynadıkları her rolde bambaşka insanlara dönüşürler ya, en azından bu filmde Freeman onlardan biri olamamış. 
Onun dışında başta filmin yanılmıyorsam tek kadın oyuncusu (Goblin vs diğer karakterleri canlandıran kadınlar da olabilir) Cate Blanchett olmak üzere diğer oyuncular da gayet başarılı bir performans sergiliyor. Gollum ise bir harika. Sadece Thorin rolüne Richard Armitage’ı oturtmakta zorlandım. Bunun nedeni ise kesinlikle Armitage’ın performansı değil yönetmenin cast seçimi. Dwarf kralı olduğu için tip olarak diğer Dwarflardan biraz daha ayrı çizilmiş bir Thorin görüyoruz ki bu bana biraz anlamsız geliyor. Adam kral ya, sıradan olmamalı, sıradan halk gibi görünmemeli mantığı bana ters. Daha karizmatik görünmesi değil karşı çıktığım, zira o durumun öykünün getirisi olduğunun farkındayım. Neyse...

  
Sonuç olarak The Hobbit: An Unexpected Journey çok keyifli bir gece yaşattı. Tadı damağımda kaldı. Serinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

2 Ocak 2013 Çarşamba

Green Lantern

 
Çizgi roman sever misiniz? Ben çok severim. Green Lantern pek fazla okumasam da hakkında fikir sahibi olduğum bir çizgi roman karakteridir. Hani Big Bang Theory’de Sheldon’ın sürekli t-shirt’lerini giydiği ve çok sevdiği süper kahraman... Çok sevilen bir çizgi roman olduğundan sinemaya uyarlanacağı haberi heyecanla karşılanmıştı, fakat film beklentilerin altında kalıyor. Aslında filmin birçok kişi tarafından yerden yere vurulmasının nedeni de bu... Çünkü bu seriden ortalamanın çok daha üzerinde bir film çıkardı. Elimizdekiyse en iyi ihtimalle vasat.


Bunun en büyük nedeninin Green Lantern hakkında fazla bilgisi olmayan seyircilere tüm karakterlerin tanıtılması çabası olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bir Batman ya da Spiderman filmi söz konusu olduğunda karakterlerin çoğu zaten izleyicilerin büyük kısmı tarafından çok çok iyi tanınıyor. Green Lantern’de ise ciddi bir karakterleri ve onların ilişkilerini izleyicilere tanıtma çabası var. Bu da filmin ritmini sık sık sekteye uğrattığı gibi, aksiyonun dozunun azalmasına yol açıyor. Böyle olunca yer yer sıkılmaktan kendimizi alamıyoruz.

Aslında korku ile irade arasındaki savaştan yola çıkan felsefesiyle, filmin oldukça mantıklı ve işlenebilir bir altyapısı var. Ancak yukarıda da söylediğim gibi aksiyon çok düşük kalmış. Kahramanla baş düşman arasındaki savaş iyi işlenememiş, yavan kalmış. Oysa ki bu tarz filmleri izlenebilir kılan, bu iki karakter arasındaki çatışmadır. Fakat Green Lantern’de öncelik karakteri tanıtmaya verilmiş ve esas sürükleyici unsur olması gereken çatışma çok arka planda kalmış.


Bir de süper kahraman filmlerinin olmazsa olmazı bir şey var ki, bu filmde çok kötü kullanılmış. Green Lantern’in mizahi yanı olumsuz anlamda komik. Espiriler çok eklektik ve gereksiz duruyor. Mizahi olunmaya çalışılan her sahnede “aman böyle salak salak komedi unsurları koymasalar da olmaz” diye düşünüyor insan.

Aslında filmin birçok artısı da var. Kostümler, mekânlar ve efektler oldukça başarılı. Gerçi Parallax biraz daha korkutucu olmalıydı diye düşünüyorum fakat onun dışında efektler ve karakterizasyonlar gayet iyi. (Parallax’ın yeterince korkutucu olmamasının nedeni büyük ihtimalle yapımcıların filmi çocuklara da sevdirme çabasıdır diye düşünüyorum. Bu çaba film boyunca sık sık hissediliyor zaten. Bu da olumsuz yanlardan birisi.)

Çoğu karakter beklenenden çok daha kısa rol alsa da oyunculuklar gayet başarılı. Özellikle Peter Sarsgaard; Hector Hammond rolünde çok iyi bir performans sergiliyor. Mark Strong, Sinestro’da çok iyi. Blake Lively gerçekten izlenmeye değecek kadar güzel ve seksi. Gerçi bildiğim kadarıyla Carol Ferris zeki ve seksi bir hatundu, Blake Lively aptal bir Ferris karakteri çizmese de karakterin zekasını ortaya koyacak fırsatı bulamamış. Gelelim başrole; Ryan Reynolds, Hal Jordan rolüne yakışmış. Ama ben bu adamı sevmiyorum. İtici piç. Karakter de biraz uçarı olunca, iyice itici olmuş. Ha bir sahnede gözümüze gözümüze sokulan karın kasları birçok kişiye çekici gelecektir, orası ayrı.

Sonuçta baştan aşağı klişelerle dolu (ki bir çizgi roman uyarlaması için bu olumsuz bir özellik değil), gayet iyi oyunculuk performanslarına sahip, görsel efektleri başarıyla kotarılmış bir film, senaristlerin ve kötü kurgunun elinde heder olmuş. Kahramanın huyuyla baş etmesi, düşmanla baş etmesinin önüne geçmiş. Kendisiyle savaşan süper kahraman klişesi baymış. Eldeki iyi malzeme etkin kullanılamamış.

Yine de Green Lantern’in ikincisi çekiliyor. İlk filmdeki karakterleri tanıtma kaygısı ikinci filmde olmayacağından, daha iyi bir iş çıkabilir. Bekleyip, göreceğiz.