11 Ocak 2013 Cuma

The Hobbit: An Unexpected Journey


Merakla beklediğimiz The Hobbit serisinin ilk filmi nihayet vizyona girdi ve nihayet günleri denkleştirip, istediğimiz yerden bilet bulup filmi izleyebildik. Peter Jackson bizi yine beklendiği kadar iyi bir yolculuğa çıkardı.

Fantastik filmleri seviyorum. Bu tarz filmlerin, yaşadığımız dünyaya ait olmayan öykülerinin sürükleyiciliğinde kaybolurken film sonrasında hikayenin dünyamıza olan göndermelerine kafa yormaktan büyük keyif alıyorum. Yani aslında yalnızca iyi vakit geçirmek içinmiş gibi duran filmler, benim için izlediğim sürenin sonrasında da devam ediyor. Fakat bu yazıda, The Hobbit: An Unexpected Journey’de kullanılan simgesel anlatımları filan açıklayacak değilim. Çünkü ne filmin ne de bu yazının ana amacı bu değil. Filmin alt metnini ve sembollerini ele almak apayrı bir incelemenin konusu olabilir ancak. O kadar vaktim yok.

The Hobbit’te yıllar önce kaybettikleri yurtlarını geri almak için harekete geçen bir düzine Dwarf ve Gandalf’a yardım eden Bilbo Baggins’in ve bu zorlu yolculuğun öyküsünü izliyoruz. Tabii ki bir üçleme ile karşı karşıya olduğumuzdan yolculuk tamamına ermeden koltuktan kalkıyoruz. Eee sonuçta yolculuğun sonu değil kendisi önemli olan... Ama yine de film oldukça uzun olmasına rağmen keşke yolculuk biraz daha devam etseydi demekten kendimizi alamıyoruz. Serinin bu ilk filminin konusu kısaca, bir Hobbit olan Bilbo Baggins’in kendisini eğlenceli olduğu kadar cesur ve gözü pek Dwarflara kanıtlaması ve kabul ettirmesi olarak özetlenebilir. Ama kısaca, çok çok kısaca...


Öykünün sürükleyiciliği ve heyecanı bir yana, görsel zenginlik filmin en güçlü yanı. Sadece görsel efektlerin başarısı değil sözünü ettiğim, filmin çekildiği mekanlar da bir o kadar güzel manzaralar sunuyor. Film, öykünün atmosferini çok iyi yansıtıyor. Gerçi bu konuda kitabı okuyanlar daha isabetli yorumlarda bulunacaktır, ama seriyi okumamış birisi olarak ben gördüklerimden gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim.

Dwarflar hem serinin ilk filmlerinde hem de bilgisayar oyunlarında en sevdiğim karakterlerdir. The Hobbit: An Unexpected Journey de aslında onları anlatıyor. Filmi “Dwarves” değil The Hobbit yapan ve cüceleri değil de Hobbit’i öne çıkaran ise Bilbo Baggins’in karakter özellikleri ve tabii ki Yüzüklerin Efendisi ve The Hobbit serisinde taşıdığı önem. Bilbo Baggins her şeyden önce filmde seyirciye en yakın karakter. Kırılgan, duygusal, sakince hayatını sürdüren, sıradan insan... Bu özellikleri Gandalf’ın neden onu seçtiğini açıkladığı bölümde de seyircinin iyice yüzüne vuruluyor zaten. Fakat sonunda kahramanlaşan ve kötülüğü önleyebilecek güce sahip olan da o. Ve bunu ancak sadece kendisini düşünmeyi bıraktığında başarabiliyor.

İngiliz yapımı Sherlock dizisinin Watson’ı Martin Freeman; Bilbo Baggins’in bu değişimini ve özellikle onun insansı duygularını büyük bir sıcaklıkla seyirciye aktarmayı başarmış. Bilbo’yu seyirciye sevdiriyor. Fakat Sherlock’un sıkı bir takipçisi olarak zaman zaman Bilbo’nun jest ve mimiklerinde Watson’u görür oldum. Bazı aktörler oynadıkları her rolde bambaşka insanlara dönüşürler ya, en azından bu filmde Freeman onlardan biri olamamış. 
Onun dışında başta filmin yanılmıyorsam tek kadın oyuncusu (Goblin vs diğer karakterleri canlandıran kadınlar da olabilir) Cate Blanchett olmak üzere diğer oyuncular da gayet başarılı bir performans sergiliyor. Gollum ise bir harika. Sadece Thorin rolüne Richard Armitage’ı oturtmakta zorlandım. Bunun nedeni ise kesinlikle Armitage’ın performansı değil yönetmenin cast seçimi. Dwarf kralı olduğu için tip olarak diğer Dwarflardan biraz daha ayrı çizilmiş bir Thorin görüyoruz ki bu bana biraz anlamsız geliyor. Adam kral ya, sıradan olmamalı, sıradan halk gibi görünmemeli mantığı bana ters. Daha karizmatik görünmesi değil karşı çıktığım, zira o durumun öykünün getirisi olduğunun farkındayım. Neyse...

  
Sonuç olarak The Hobbit: An Unexpected Journey çok keyifli bir gece yaşattı. Tadı damağımda kaldı. Serinin devamını sabırsızlıkla bekliyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder