26 Mart 2013 Salı

War Horse


Hangoverın dibine vurduğum bir pazar gününde yapılacak en iyi şeyin yattığım yerden film izlemek olacağını düşünerek peşpeşe iki film birden izledim. Matineler devamlı değil, filmler konuluydu. Bunlardan ilki Spielberg imzalı War Horse oldu.

Yapımcısı veya yönetmeni Spielberg olan bir film söz konusu olduğunda devasa bir prodüksiyonla karşılaşacağınızı önceden biliyorsunuz. Aynı zamanda filmin belli ticari çıkarlar gözetilerek çekileceğini, gişeye oynanacağını, her şeyin daha önce denenip başarılı olan örnekler üzerinden riske girilmeden ele alınacağını da... Olay örgüsü çok çok iyi bilinen dramatik kurallar ve dizilimler takip edilerek üretilecek, dokunaklı duygusal sahneler gereken yerlerde devreye girecek yani kısaca her şey kitabına uygun bir biçimde yapılacak. Tüm bunlar çok “doğru” ve “iyi” yapıldığı için de ortaya ortalamanın biraz üzerinde, hafif duygusal veya aksiyonu çok kuvvetli bir film çıkacak.

Peki her şey bu kadar “doğru” yapılırken, neden ortaya çıkan sonuç ancak ortalamanın biraz üzerinde olabiliyor? Bunun nedeni belki de her şeyin doğru yapılmasının o kadar da eğlenceli olmaması. “Gerçeğin”, “doğrudan” daha keyifli olması veya tam tersi “hayal gücünün”, “doğru”lardan daha fazla zevk vermesi... Bilemiyorum. Bildiğim tek şey Spielberg yapımlarında daha önce defalarca gördüğüm “etkileyici olması için hazırlanmış sahneler” izleyeceğim, yeni ve yaratıcı bir şey bulamayacağım ve sonunda “iyi filmdi” diyeceğim fakat “çok iyi filmdi” demeyeceğim. Gerçi haksızlık etmeyeyim, Spielberg’in filmografisinde benim de çok beğendiğim işler yok değil. Fakat son dönem yapımlarından aynı tadı alamıyorum. Her şey çok doğru ama yavan geliyor.

War Horse’ta da durum benim için aynı oldu. Işık, oyunculuk, kamera kullanımı, öykü, dekor, kostüm her şey çok doğru ve çok başarılı. Samimi olmaya da çalışılmış. Ama işte samimiyet çalışılınca olmuyor sanki. Yönetmenin duygulanmamızı istediği sahneler o kadar çok belli oluyor ki, duygulansak bile hoş olmayan bir tat da bırakıyor. 


War Horse bir çiftçi tarafından satın alınan bir atla onu yetiştiren oğlu arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bu at daha sonra bir asker tarafından satın alınarak savaşta kullanılmaya başlıyor ve birçok kez sahip değiştiriyor. Sonunda iki kahramanın yolları tekrar kesişiyor. Atın savaş sırasındaki yolculuğunda hayatının kesiştiği insanların öykülerine tanık oluyor ki, bu öykülerin her biri üzerinde başlı başına bir film yapılabilir. Fakat bu durum filme güç kattığı kadar, ana öyküde parçalanma yarattığı için sürükleyiciliği de sekteye uğratıyor. Sanki birçok öykünün etrafından dolaşılmak istenmiş fakat hiçbirine tam olarak odaklanılmamış. Filmin en büyük eksiklerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Tabii bir de klişeleşmiş ve en az 45 dakika önceden kestirilebilen finali...

Oyuncular gayet başarılı performanslar sergilemişler. Özellikle oynadığı her rolde çok beğendiğim Emily Watson ve Peter Mullan çok iyi. Sherlock’tan tanıdığımız Benedict Cumberbatch’ın da küçük bir rol aldığını söyleyeyim. Performansını çok beğendiğim bir başka oyuncu ise The Avengers’in Loki’si Tom Hiddleston oldu.

War Horse’un gerçekten çok duygusal olsun diye yapılmış birçok sahnesi var. Özellikle atın iki düşman siperi arasında dikenli tellere sıkıştığı sahne gerçekten akılda kalıcı ve tüm bu sahneler arasında en iyi kotarılmış olanı... Fakat bir şekilde güçlü bir duygusal bağ oluşturamıyorsunuz ve bu da filmi benim gözümde “old fashioned” bir klişe film olmaktan kurtaramadı. Spielberg’in de çok umrundaydı.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder