2 Nisan 2013 Salı

Dias de Pesca


Dias de Pesca/Balığa Gidiyorum; biraz kaçışa, biraz geri dönüşe ve çokça da yeniden doğuşa dair bir film... Kaçış; alkolizmden, yalnızlıktan ve büyük şehirden... Geri dönülen yer yıllar önce terk edilen aile mutluluğu... Yeniden doğuş ise ancak geri dönülen yerde bekleyenlerin elinde...

Marco Tucci; alkolizm tedavisi gören, büyük şehirlerden birinde yaşayan 50 yaşlarında bir adamdır. Doktorların da tavsiyesiyle bir hava değişikliği için küçük bir kasabaya gelir. İki amacından önemsiz olanı bir köpekbalığı avlamak, hayati öneme sahip olanıysa o bölgede yaşayan kızıyla görüşüp, barışmaktır. Bizler de Carlos Sorin’in enfes görüntüleri eşliğinde Tucci’nin çabasına ve arayışına tanık oluruz. Bu arayış sırasında Tucci ile beraber tanıştığımız karakterler vasıtasıyla “aile” kavramının nasıl da birbirinden farklı şekillerde yaşanabildiğini gözlemlerken Tucci’nin yalnızlığını daha güçlü bir biçimde hissederiz.


Tucci’nin kızını arayışı uzun sürmez aslında. Taşındığından, evlendiğinden ve çocuğu
olduğundan haberi bile olmadığı kızını bir şekilde kolayca bulur. Fakat bulmak değildir kendini kızına kabul ettirmektir önemli olan. Tıpkı balık tutmakta olduğu gibi, her şey biraz da balığa bağlıdır artık. Çünkü yaşananların açtığı yaralar hiçbir zaman kolayca iyileşmez. Bundan böyle eski acılardan kalan anıların gölgesinde yaşanacaktır mutluluklar bile... Unutmak istese de unutamaz, affetmek istese bile beceremez insan. Durum böyleyken, Tucci ikinci şansına kavuşacak, yeniden doğabilecek midir acaba? Üstelik kendisi çok acemi bir balıkçıdır.



Dias de Pesca’da Alejandro Awada, çocuksu tavrı ve sempatik oyunculuğuyla Tucci’nin yeniden doğumunu yansıtmayı, karakteri izleyiciye sevdirmeyi başarıyor. Hep bıyık altından sevinen, gülüşü hüzünle gölgeli bir karakter yaratarak geçmişi ve pişmanlıkları ortaya koymayı da ihmal etmiyor. Kızı Ana rolündeki Victoria Almeida ise özellikle babasının sofrada şarkı söylediği sahnede büyüleyici bir performans sergiliyor. Küçük bir kızın babasına duyduğu sevgi ve hayranlıktan, tüm yaşananların yol açtığı öfke ve kırgınlıklara o kadar zarif, doğal ve çarpıcı bir geçiş yapıyor ki, baba-kızın tüm ilişkilerini ve iniş çıkışlarını tek bir planda içimize işliyor. Hiçbir geri dönüşe, geçmişte neler olduğunu bilme isteğine ihtiyaç bırakmıyor.

Yönetmen Carlos Sorin; görüntü yönetmeni Julian Apezteguia ile birlikte harika manzaralar sunuyor. Bu manzaralara Nicolas Sorin’in müzikleri eşlik ediyor ve ortaya şiirsi bir film dili çıkıyor. Film boyunca karşılaştığımız Tucci’yi alkol almaya davet eden olaylar ve karakterler, onun alkolü bırakma konusundaki kararlılığını ve aslında alkolizmden kurtulmanın ne kadar zor olduğunu çok naif bir şekilde aktarıyor. Sorin’in esas başarısıysa karakterlerin duygularını gerçekçi bir şekilde yansıtabilme becerisinde... Öyküyü abartıya kaçmayan sade bir anlatımla ele alıyor. Özellikle tekneyle denize açılma sahnesindeki sinematografisi, film tutkunlarına büyük keyif yaşatacak cinsten...

1 Nisan 2013 Pazartesi

V Tumane


Biletix sağolsun, biletin üzerine yanlış saat bastıklarından festivalde gideceğim ilk film olan Lisbon’a Gece Treni’ni kaçırdım ve gittiğim ilk film V Tumane oldu. V Tumane bir Rus filmi. Rus edebiyatı gibi Rus sinemasının da kendine özgü bir ruhu var. Rusların sineması, edebiyatlarından derin izler taşıyor. Hele hele V Tumane gibi bir roman uyarlaması söz konusuysa bu izler çok daha belirgin hale geliyor. Sanki planlar değil sayfalar birbirini izliyor, kareler değil heceler akıp gidiyor. Tüm bu akış içerisinde yönetmen Sergei Loznitsa, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Beyaz Rusya’yı başarıyla tasvir ediyor. Karakterleri ve karakterlerin içinde bulunduğu çelişkileri, savaş döneminin yarattığı ahlaki sorgulamaları, zor şartların insanları ve ilişkilerini nasıl değiştirdiğini görsel bir şölen eşliğinde betimliyor.

V Tumane; İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman işgalindeki Beyaz Rusya’da; arkadaşları asılmasına rağmen Almanlar tarafından serbest bırakılan Sushenya ve Alman casusu olduğu iddiasıyla onu öldürmeye gelen iki partizanın hikayesini anlatıyor. Üstelik partizanlardan biri (Burov), Sushenya’nın çocukluk arkadaşı... Bu üçlünün arasında geçen diyaloglar ve geçmişlerine yaptığımız küçük geri dönüşlerle hem karakterleri hem de savaşın getirdiklerini daha iyi tanıyoruz. Tanımakla kalmıyor, yer yer savaşı yaşıyor, karakterlerin duygularını iliklerimizde hissediyoruz.

 V Tumane’de başka Sushenya rolündeki Vladimir Svirskiy olmak üzere tüm oyuncular filmin havasına uygun olarak biraz teatral fakat muhteşem performanslar sergiliyorlar. Sergei Loznitsa; müthiş karelerle, savaş dönemini çok iyi resmediyor. Köyleri, köy evlerini, köylüleri, dönemin ruhunu bize yaşatıyor. Estetik bir ışık kullanımıyla, çok güzel fotoğraflar izlettiriyor. Rus ormanlarının etkileyici manzarasını bir tek insan ve onun yarattığı savaşın bozduğunu görüyoruz. 
 

Fakat tüm bu olumlu öğelerin dışında, olumsuz yanları da var V Tumane’nin. Bunların başında çok çok ağır temposu geliyor. Fade out-fade in arası geçişlerin bile birkaç saniyeyi bulduğu bir filmden bahsediyoruz. Rus edebiyatının çok sevdiğim o ağır ve kasvetli havası hakim fakat burada yer yer o havanın dağılmasını istiyor insan. Sabit planda, suskun bakışlar karakterin ruh durumunu çok iyi yansıttığında o bakışlar içimize işlerken, yer yer zorlama bir hal alıyor. Hatta bu sükutlar filmden bir an için olsun kopmamıza da neden oluyor. Yine de V Tumane festival filmlerini sevenlere keyifli bir sinema deneyimi sunuyor.