4 Aralık 2014 Perşembe

Randevu İstanbul

Efenim merhabalar;

Randevu İstanbul'un 17.'si başlıyor. 05-11 Aralık tarihleri arasında oldukça keyifli filmler bizleri bekliyor. Ben yoğun bir dönemde olduğumdan sadece 3 bilet alabildim. Programda ilgimi çeken filmler şunlar oldu.

THE WOODS ARE STILL GREEN - Marko Nabersnik
Savaşın yarattığı yıkım ve acıyı ortaya koyan, savaş karşıtı filmlere her zaman ilgi duymuşumdur. Hem hayatınızda kaç tane Slovenya filmi izlediniz ki?

BACKCOUNTRY - Adam MacDonald
Kanada filmi olması beni biraz endişelendirse de ormanda, vahşi doğada kaybolma ve camping bilet almama neden oldu.

WHO AM I - Baran bo Odar
Baran bo Odar geleceğin önemli yönetmenleri arasında yer alacak bir isim. Bu filmde de bir hacker grubunun hikayesini anlatıyor. Hızlı, heyecanlı bir aksiyon vaadediyor.

DIFRET - Zeresenay Berhane Mehari
Yapımcılığını Angelina Jolie'nin yaptığı bu film, Etiyopya'nın 2014 Oscar adayı.

NOT MY DAY - Peter Thorwarth
Bu Alman komedi-aksiyon filminde tahmin edin kim oynuyor? Moritz Bleibtreu tabii ki! Film Almanya'da büyük gişe başarısı elde etmiş.

THE LIGHT SHINES ONLY THERE - Mipo Oh
Japonya'nın 2014 Oscar adayı demek yeterli olacaktır sanırım.

A SECOND CHANCE - Susanne Bier
Danimarka sinemasının önemli isimlerinden Susanne Bier'in filminde Game of Thrones'un Jaime Lannister'ı ve Ulrich Thomsen rol alıyor.

FAR FROM MEN - David Oelhoffen
Venedik Film Festivali'nden 3 ödülle dönmüş bir film. Viggo Mortensen başrolde. Müziklerde ise Nick Cave'in imzası var. Film Camus'nun öyküsünden uyarlanmış.

JIMI: ALL IS BY MY SIDE - John Ridley
12 Years a Slave'in senaristinden Jimi Hendrix'in gençliğini anlatan bir film.

ESCOBAR: PARADISE LOST - Andrea di Stefano
Benicio Del Toro ismi bir filmi izlemem için her zaman etkendir. Üstelik bu sefer Pablo Escobar gibi güçlü ve ilginç bir karakteri canlandırıyor.

LFO: THE MOVIE - Antonio Tublen
İsveç sineması, fantastik, kara komedi, bağımsız, Sci Fi kelimelerinin birarada kullanıldığı bir filme bilet almasam olmazdı.

THE ARDOR - Pablo Fendrik
Koşun kızlar Gael Garcia Bernal

AFTERLIFE - Virág Zomborácz
Macar sinemasının özellikle absürd yapımlarını beğeniyle takip ederim. Bu film de onlardan bir tanesi.

WEEPING WILLOW - Ethem Onur Bilgiç 
Nazım Hikmet'in Salkım Söğüt filminin animasyona uyarlanması. 5 dakikalık bir çalışma. Böyle çalışmaların izlenmesi, desteklenmesi ve duyurulması gerektiğini düşünüyorum.

FREE FALL - György Pálfi, Zsófia Ruttkay
György Pálfi keyifli işlerin altına imza atan bir yönetmen. Bu filminde de bizleri yanıltmayacağını düşünüyorum. Film Macaristan, Güney Kore ortak yapımı. Bu bile insanda izleme isteği uyandırıyor.

Kısıtlı vaktimde ancak bu kadar yazabildim, festivalin tüm programına http://randevuistanbul.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

23 Eylül 2014 Salı

filmekimi listesi


Efenim Film Ekimi yaklaştı, listeler yapılmaya başladı. Ben de kendime aşağıdaki gibi bir liste yaptım:

1) I Origins / Kök 

Another Earth'ün yönetmeni Mike Cahill'in ikinci filmi. İlk filmini oldukça beğenmiştim, yazısını filmin ismine tıklayarak okuyabilirsiniz.

2) Il-Dael-Il / Birebir

Kim Ki Duk ismi yeterli benim için...

3) Amour Fou / Çılgın Aşk 

Heinrich von Kleist benim hayatımda yönettiğim ilk oyunun yazarıdır. Benim için önemli bir yeri vardır. Ayrıca hayat ve ölüm hikayesi çok ilginçtir. Onun hayatını ele alan bir filmi kaçırmak istemedim.

4) The Search / Arayış

Savaş konulu filmleri genel olarak severim. Geçen yıl izlediğim Gürcü filmi Mandalina Bahçesi'ni beğenmem de bu Fransız, Gürcistan ortak yapımı filmi listeye almamda etkili oldu.


Çok iyi eleştiriler almış bir Rus filmi. Rus sineması her ne kadar eski gücüne sahip olmasa da, halen çok iyi filmler çıkarabiliyor.

6) White God / Beyaz Tanrı

Macaristan-Almanya-İsveç gibi sinemasını çok sevdiğim üç ülkenin ortak yapımı, üstelik konusu da oldukça ilgi çekici...


7) Jimmy’s Hall / Özgürlük Dansı 

Politik sinemayı severim, Ken Loach'u da severim. O halde neden Jimmy's Hall izlemeyeyim?

Bunların dışında gitmek isteyip gidemeyeceğimi farkettiğim filmler var. 

The Disappearance of Eleanor Rigby: Them / Aşkın Halleri - James McAvoy oynuyor. İyi bir performans sergilediğinden eminim.

Pasolini - Pasolini'yi severim, ama bu filmi çok da beğenmeyeceğim gibi bir izlenim edindim. Üstelik Amour Fou ile çatışıyor.

Two Days, One Night / İki Gün, Bir Gece- Hem Marion Cotillard etkisi, hem Belçika ve Hollanda'dan son zamanlarda ilginç filmler çıkması hem de ilginç konusuyla izlenilesi...

Maps to the Stars / Yıldız Haritası- Bu filmi sadece Mia Wasikowska'nın hatrına izleyebilirdim, Cronenberg bayıldığım yönetmenlerden olmasa da, saygı duyduğum bir isim. Fakat Robert Pattison nedir arkadaş? Cronenberg taktı bir ona. Neyse, konusu da benim ilgimi çekmedi, ilgisini çeken varsa, Mia'yı da beğeniyorsa, izlesin derim.

Mr. Turner - Mike Leigh n'eylerse güzel eyler. Vaktini uydurabilen izlesin, ben uyduramadım.

A Pigeon Sat On a Branch Reflection on Exitence / İnsanları Seyreden Güvercin - En çok gitmek istediğim filme zaman uyduramamanın acısı içindeyim. Filmin adı bile seyretme isteği uyandırırken, yönetmeninin adı insanı daha da etkiliyor. Roy Andersson; Ingmar Bergman'ın ayak izlerini takip eden muhteşem bir yönetmen. Bir üçlemenin son halkası olan bu filmi, vakti olanlar kaçırmasın derim.

Bunların dışında Whiplash, Cannes Jüri Ödüllü Mommy, kuzey filmlerini sevenler için Turist ve Kraftidioten, Clint Eastwood (yönetmenliği iyidir) imzalı Jersey Boys da ilgi çekici filmler.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Pokazatelnyy protsess: Istoriya Pussy Riot / Pussy Riot: A Punk Prayer


Devlet, insanlığın keşfettiği en aşağılık araçtır. Hiçbir rejim bu gerçeği değiştirmez. Bu aşağılık aracın en alçaldığı nokta ise totaliterizmdir. Yani totaliterizm için “en aşağılık olanın en alçağı” cümlesini kurduğumuzda oldukça nazik konuşmuş oluruz. İşin garibi totaliterler de bunu kabul eder ama totaliter olduklarını reddederler. Onlar kendilerini, önceki totaliterleri devirenler olarak görür ve gösterirler. Bu nedenle totaliterizm suya atılan taş gibi dalga dalga büyüyerek gelişir. Bir toplum totaliterizmle tanıştığı anda, rövanşizmin ve korkunun etkisiyle her geçen gün daha da baskıcı yönetimlere doğru ilerler. Baskı değişmez, yön değiştirir. Dünya direniş tarihi de, bu baskıcı yönetimlere paralel olarak her geçen gün yepyeni sayfalar ve fasiküllerle büyür. İşte Pussy Riot; direniş tarihinde yerini alan, yaşanan tarihin önemli gruplarından.

Her ne kadar nefes alan, almayan herhangi bir adem evladının, tanrısal güçlerle kutsanmış haşmetli devletlumuzla bir benzerlik gösterebileceği fikri çok uzak görünse de, hemen yanı başımızda güçlü bir totaliter var: Vladimir Putin. İşte Pussy Riot’un direniş öyküsü, bu totaliterin boyunduruğu altında yaşayan Rusya’da geçiyor. Feminist punk rock grubu Pussy Riot; bir direniş yöntemi olarak sanatı ve bestelerini kullanıyor. Totaliter ve gelenekçi rejimlerle; izin verilen yerlerde, alışılagelmiş yöntemlerle sürdürülen mücadelenin yetersizliğine olan haklı inançlarıyla, direnişi sıra dışı fikirlerle, halkla temas edebilecekleri kamusal alanlarda gerçekleştiriyorlar. Kimsenin beklemediği yerlerde, kimsenin ummadığı anlarda ortaya koydukları performanslarıyla ezberin dışına çıkmayı başarıyorlar. Böylece seslerini daha duyulur, eylemlerini daha görülür, mücadelelerini daha konuşulur hale getiriyorlar.

Pokazatelnyy protsess: Istoriya Pussy Riot (Pussy Riot: A Punk Prayer) grubun iktidar ile kilise arasındaki ilişkiyi eleştirmek için Moskova’nın en önemli ortodoks kiliselerinden birinde yaptığı eylemden sonra yaşanan gelişmeleri ve mahkeme sürecini anlatıyor. Hükümetin ve konservatiflerin eyleme karşı gösterdikleri sert refleks, hukuk sürecinde yaşanan komiklikler, polis gücünün kullanımı, eylem karşıtlarının düzenlediği miting karşısında sanatın, mizahın, direnişin naifliği bize dünyada sınırların değil, baskının ve yöneten/yönetilen, devlet/halk, çoğunluk/azınlık ilişkisinin gerçek olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.

Zihnimde “hukuk ve adalet birarada olabilir mi?” sorusuyla salondan ayrılıyorum.



Not: Pussy Riot üyeleri 23 Aralık 2013 tarihinde özgürlüklerine kavuştular.